“Neden gelmiş askerler peki?”
“Babanı arıyorlardı.”
“Ne yapmış ki babam? Niye arıyorlardı?”
“Vazifesini. Belki biraz daha fazlasını. Benim aklım o kadarına ermez.”
Aşk her şeyi güzel kılıyordu. Güzelliğin aslında ne kadar içeride olduğunu ve insanın içindeki mutluluğun ya da mutsuzluğun dünyaya kaderini değiştirecek kadar sirayet ettiğini de böylece anlamış oldum.
Yıllardır yaşadığım yeri bambaşka gözlerle görmeye başlamıştım. Sanki bu koca kenti ilk defa görüyor ve sadece onun gözleriyle bakıyordum. Anladım ki aşk gözlerini kaybetmekti zaten. Sesini kaybetmekti, tümden kaybolmaktı. Başkasının gözünden bakıp, ağzıyla konuşmaktı. Aşk yakalandığım en kişiliksiz hastalıktı.
Modern olana için için merak duyuyor, bir yandan onun iktidarına burun kıvırırken, bir yandan da değip parçası olmak istiyordum. Ne var ki her yolculukta biraz daha anladım ki gözümü kamaştıran ışıltının ardı kör bir kuyu kadar karanlıktı. Vicdanın fenerinden süzülen cılız ışıkta, o parlak saltanatın ezip geçtiklerini bir bir gördüm. Üzerinden savaş geçmiş kentler, soykırım günahı çıkaran müzeler gezdim.