George Orwell'ın 1984 adlı eserini bitirdiğimde, bir romandan ziyade, insanlık tarihinin karanlık bir dönemine ait bir tutanak okumuş gibi hissettim. Edebiyatın gücü tam da budur; sizi alır, hiç bulunmadığınız bir zamanın ve mekanın tam ortasına, o kasvetli Londra sokaklarına bırakıverir.
Bu eseri sadece "komünizm" veya "faşizm" eleştirisi olarak okumak, metne yapılacak en büyük haksızlık olur. Orwell, siyasi bir sistemden öte, güç zehirlenmesinin evrensel anatomisini çıkarmış. Hangi çağda, hangi coğrafyada olursa olsun, denetimsiz gücün insanı ve toplumu nasıl bir makinaya dönüştürebileceğini edebi bir kehanetle anlatmış.
Kitabın en çarpıcı ve edebi açıdan en dehşet verici buluşu şüphesiz "Yenisöylem" (Newspeak) kavramıydı. Bir dilin kelimelerini azaltarak, insanların düşünme kapasitesini daraltmak... "Özgürlük" kelimesini yok ettiğinizde, "özgürlük" kavramını da zihinlerden silmiş olursunuz. Bir okur olarak, dilin sadece bir iletişim aracı değil, aynı zamanda bir "düşünme aracı" olduğunu bu kitapla kemiklerime kadar hissettim. Kelimelerin ölümü, aslında insan ruhunun ölümüdür.
Winston Smith karakteri, klasik bir kahraman değildir. O, çaresizliğin, korkunun ve belleksizliğin ortasında "insan kalmaya" çalışan, etiyle kemiğiyle bizden biridir. Yazarın kurduğu o gri atmosfer, Winston’ın iç dünyasındaki sıkışmışlıkla öyle bütünleşmiş ki, okurken ciğerlerinize dolan o küf kokusunu hissedebiliyorsunuz. Özellikle Geçmiş kavramının sürekli değiştirilmesi, "Şimdiyi denetim altında tutan, geçmişi de denetim altında tutar" tespiti, bugünün dünyasında "hakikat ötesi" dediğimiz kavramın ürkütücü bir erken habercisi gibi.
Siyasi açıdan bakıldığında, O'Brien karakteri gücün en saf ve en acımasız halini temsil ediyor. Onun Winston'a söylediği şu sözler, siyaset felsefesi tarihine