"Korkuyu Beklerken’deki öyküleri anlatması istense, beceremezdi. Ne
adlarını sayabilir ne de konularını sıralayabilirdi. Çünkü ne o kadar kelime
vardı zihninde, ne de o kelimeleri taşıyacak düşünceleri. Ama dediği gibi,
ölene kadar oradaydı. Hatta öldükten sonra bile... Orada... Daima...
Gökyüzü ya da başka boyutların görünmez bir katmanında, yan yana, iç içe,
iyilik ve adı konmamış bir huzurla harçlanmış biçimde... Bilmekten öte
hissetmekle gidilen bir yerde. Enstrümanların adı bilinmese de, hayatta ilk
kez duyulan klasik müzikten sulanan gözlerin yağmur damlası olup ışığı
yedi renge böldüğü bir yerde... Cehalet ve bilgeliğin hiçbir anlam ifade
etmediği bir yerde... Oğuz Atay nerede duruyorsa, orada... Tutunamayıp
nereye düştüyse orada... Belki de düşmeyip yerçekiminden muaf olduğunu
fark ettiği anda... Tutunarak değil, uçuşarak gittiği yerde...
O gece, iki mezar arasında uyudu Derda. Menekşeleri okşaya okşaya..."
"O günden sonra Derda, hücre hücre öldü ve gün gün yaşlandı. Çünkü
derdi korku değil, korkuyu beklemekti. Ve korkuyu beklemek, korkudan
beterdi. Bir zamanlar, birinin yazdığı gibi..."