Özellikle yorgunken gelen Farsça şarkılar dinleme isteği...
Derin bir hissizlik ve yalnızlık nasıl bir şey tarif edemem ama fonda farsça bir parça parmaklarımın arasında külü dökülmek üzere olan sigara elimde bomboş umutlar istekler arzular..
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Farsca ve Latince bilince her seyi biliyorsun havalı😈
Emel Sayın’ı İran’da herkes tanır. Emel Sayın, Humeyni rejimi kurulmadan hemen önce İran devlet televizyonlarında konserler verdi. Türkçe aksanıyla hem Farsça hem de Türkçe şarkılar seslendiren Emel Sayın, İran halkı tarafından büyük ilgi gördü. Bazı dedikodulara göre Emel Sayın, bu dönemde Türkiye adına istihbarat faaliyetlerinde de rol aldı. Hatta Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin dikkatini çekerek, onun ilgisini Türk çıkarları doğrultusunda kullanmış olduğu bile konuşuldu. Öte yandan Şah, daha önce evlendiği Mısır prensesi ve bir sonraki eşiyle yollarını ayırmış; güzelliğiyle ün salan Farah Diba ile evlenmişti. Farah Diba’nın, Emel Sayın’ın hem sesi hem de itibarıyla yarattığı etki karşısında kıskançlık duyduğu ve akıbetinin Şah’ın eski eşleri gibi olmasından korktuğu rivayet edilir. Tüm bu tartışmalar sürerken Emel Sayın, Türkiye’ye döndü; kısa süre sonra da Şah, İran’ı terk etmek zorunda kaldı ve Humeyni’nin iktidara gelişiyle dönemin siyasi dengeleri tamamen değişti.
Yunus'un Türkçesi üzerine yazılanların çoğu, onu bir "sadelik" ya da "halka inme" meselesi olarak ele alır. Ama dil seçimleri, hiçbir zaman sadece estetik değildir. 13. yüzyıl Anadolu'sunda üç dil, üç farklı iktidar biçimini temsil eder: Farsça saray ve yüksek edebiyatın, Arapça medrese ve şeriatın, Türkçe ise — kurumsallaşmamış, yazılı geleneği zayıf, henüz sahiplenilmemiş bir dil olarak — açık bir alandı. Bu boşlukta bir dili "doldurmak", o dile bir kimlik, bir duruş, bir aidiyet yüklemek anlamına gelir.
Tarih
Menkıbeden Realpolitiğe: 13. Yüzyıl Anadolu Kaosunda Bir İstihbarat ve Kamu Diplomasisi Aktörü Olarak Yunus Emre 13. yüzyıl Anadolu’su, Moğol istilası ve Selçuklu merkezi otoritesinin çöküşüyle karakterize olan çok merkezli bir güç boşluğuna sahne olmuştur. Resmi tarihin ve tasavvufi literatürün "edilgen bir mistik" olarak kurguladığı Yunus Emre, dönemin sosyo-politik ve askeri dinamikleri bağlamında yeniden okunduğunda, karşımıza farklı bir aktör profili çıkmaktadır. Bu makale; Yunus Emre’nin Baba İlyas ile başlayan ve Taptuk Emre’ye uzanan heterodoks (Vefai/Babai) network’ü içerisindeki konumunu, gezgin dervişlik (Abdalân-ı Rûm) kurumunun bilgi toplama/yayma kapasitesini ve duru Türkçe kullanımının siyasal-kültürel bir hegemonya inşası olduğunu ileri sürmektedir. Bu çerçevede Yunus Emre; mistik bir şair olmanın ötesinde, uç beylikleri arasında denge kuran, toplumsal morali rehabilite eden ve yer altındaki bir direniş ağının kamu diplomasisi ile saha istihbaratını yürüten stratejik bir aparat olarak kavramsallaştırılmaktadır. I. 13. Yüzyıl Anadolu Güç Boşluğu ve Mikroskobik Güç Odakları Kösedağ Savaşı (1243) sonrası Anadolu, sadece askeri bir yenilgi değil, aynı zamanda derin bir epistemik ve siyasi kırılma yaşamıştır. Konya’daki Selçuklu sarayı Moğol vasalı (güdümlü devlet) haline gelirken, uç bölgelerde filizlenen Türkmen beylikleri ve yerel iktidar odakları arasında tam bir "herkesin herkesle savaşı" (bellum omnium contra omnes) ortamı doğmuştur. Bu kaotik zeminde geleneksel devlet aygıtları (ordu, resmi istihbarat, bürokrasi) işlevsizleştiğinde, iktidar ilişkileri dikey kurumlardan yatay ağlara kaymıştır. Bu yatay ağların en etkilisi ise hiç şüphesiz tekkeler, zaviyeler ve bunların mobil unsurları olan derviş gruplarıdır. Bu makale, Yunus Emre figürünü bu
Tarih