kürt ulusal hareketinin kuvvetini arttırmasıyla, resmi tarih tezlerinin türkmen alevilerinin üzerinde nüfuzunu arttırmasıyla beraber ortaya çıkan, inşa edilen kürt aleviliği kimliği işlenmiş. hem kürtlerin hem alevilerin hem de kürt alevilerin tarihi hakkında bu zamana kadar yapılan çalışmaların derlendiği ve kısaca özetlendiği bir çalışma olmuş. ayrıca kürt alevilerinin türk diyasi tarihine nasıl bir etkide bulunduğu da incelenmiş. açıkçası benim bu konudaki görüşüm ne resmi tarih tezleri ne de kürt hareketinin tezleri. çünkü alevilik inancının tarihsel kökleri bize bir etnisitenin kültür alanına mahpus edilemeyeceğini gösteriyor. ulus kavramları kuvvet bulmadan önce farklı etnisiteye sahip olan alevilerin beraber hareket ettiğini tarihte görüyoruz. inanç sisteminin kurumsallaşamsı ise 8 ila 12.yy'lar arasında iran, ırak coğrafyasında başlıyor. 72 millete bir nasla bakan bir inanç sisteminin kendi içinde atomize edilmesi tarihin saptırılması demek. bana kalırsa alevi tarihiyle alakalı en tutarlı ve en kapsamlı çalışmayı ayfer karakaya-stump hoca gerçekleştiriyor. alevi tarihine meraklıysanız bu çalışmaya bakın derim fakat daha kapsamlı çalışmalar için ayfer hocaya bakın şayet arapça'sından farsça'sına çok geniş bir literatür taraması ile hareket ediyor ve perspektifi oldukça doğru.
Biraz Farsça öğrendi iseniz, daha doğrusu Gülistan’ı Farsça okuyup anlayabilecek kıvama geldiyseniz, sadece metinden ibaret kitabı kenara koyun ve buna başlayın. Gülistan’ın Farsça metni, okunuşu, neredeyse kelime kelime izahı ve nihayetinde ilgili cümleden maksadın ne olduğunun beyanı ile fevkalade bir şerh vücuda getirilmiş. Kâğıt ve cilt de gayet kaliteli. Farsça, Osmanlıca ve Arapça ile ilgilenenlere ve bilhassa edebiyat talebesine tavsiye olunur.
Susmasını bilmeyen dil beyhude konuşur
Şemseddin Sivasî...İyiki tanımışım seni üstadım. Herkesle konuşmak yerine içindekileri yazmak, boş konuşmaktan ziyade sadece kelimeleri kağıda dökmesini en sevdiği meşgale olarak tanıdım, kitabın başlarında bu güzel insanı.
Konuşamadığın zaman insanlar seni sağır sanıyorlar, ne garip. İlla bir isim seçeceksem kendime dilsiz değil de Lâl demelerini tercih ederim. Bir eksiklik değil de bir isim gibi, noksanlıktan ziyade bir hususiyet gibi. Hatta şiir gibi; Lâl. Syf 33
Fatih Duman beyefendiye de dua ettim içimden. Bu güzel insanları herkes okusun diye kağıda döktüğü için. Okurken faydalanmaktan ziyade, okuyucaya hissettiriyor kalemi. Yazarla ilk tanışmam olduğu halde samimi ve içten anlatımı etkiledi beni. Yazar önsözünde diyor ki: "Kim Bir Müslümanın hayatını yazarsa ona yeniden hayat vermiş gibi olur" diye okumuştum. Ve Hep de öyle inandım. Onun için belki de vazgeçmedim bunları yazmaktan. Unutulmasın, hatırlansınlar diye bir dert düştü nasibime o günden. Burası beni etkiledi ve bütün kitaplarını yavaş yavaş okumaya karar verdim.
• Kitabı okurken biraz da araştırmalar yaptım tabi: (1520 - 1597) 16. yüzyılda yaşamış büyük bir Türk-İslam âlimi, mutasavvıfı, müderrisi ve şairi. Hem dini ilimlerde (tefsir, hadis) hem de edebiyatta derin izler bırakmış. Hem Türkçe hem Farsça şiirler yazmış. Divan'ının yanı sıra Mevlid, Mir'âtü'l-Ahlâk ve Süleymannâme gibi 20'den fazla eseri bulunmakta. Şiirlerinde ilahi aşkı ve ahlaki öğütleri samimi bir dille işlemiş.
Çokta güzel ünlü bir beyiti varmış eklemeden olmaz:
• Sür çıkar gayrı gönülden tâ tecelli kıla Hakk
• Padişah girmez saraya hâne ma'mûr olmadan
(__Gönlünden Allah'tan gayrı ne varsa sür çıkar ki, Hak oraya tecelli etsin. Çünkü saray temizlenip düzenlenmeden
Dün dışarıda daha ılık bir hava vardı. Ağaçların hışırtısı, toprağın kokusu ve börtü böcek arasında bir günü daha geride bırakırken düşündüm.
"Sözcükler olmasaydı yaşamım eksik olurdu."
Belki de yüreğim zamanın içinde gezinmeyi seviyor. Çünkü yaşam yalnızca bugün yaşananlardan ibaret değil, geçmişle şimdiyi aynı kalpte buluşturan uzun bir yolculuk...
Öner Yağcı'nın Kir kitabını büyük bir zevk ve merakla okudum. Yazar, Alevi-Bektaşi kültürünü öyle canlı ve etkileyici anlatılıyor ki, okurken yalnızca bir roman okumuyor, nerdeyse başka bir zamanın içine giriyorum. Örneğin, çiğdem şenliğini ilk kez bu kitap aracılığıyla öğreniyorum. Hıdırellez kutlamalarını anlattığı sırada bir an kendimi o yüzyılda yaşamış gibi duyumsuyorum. Özellikle cem sırasında söylenen deyişler, aşıkların bağlama eşliğinde söyledikleri sözler beni çok etkiliyor. İnsan kimi kez bir ezgiyle ya da sözle yüzyıllar öncesine yolculuk edebiliyor. Kitaptaki cem betimlemeleri yalnızca bir ibadeti değil, aynı zamanda ortak yaşamı, dayanışmayı ve kültürel belleği de anlatıyor.
Alevi geleneğinde insanların önce birbirinden rıza alması, ardından kadın-erkek, genç-yaşlı ayrımı olmaksızın herkesin “can” kabul edilmesi bana oldukça anlamlı geliyor. Herkesin eşit görülmesi, birlikte ibadet edilmesi ve 12 hizmetin belirli sorumluluklarla yürütülmesi, güçlü bir toplumsal düzen ve dayanışma duygusu taşıyor.
Araplar, Türklerin anayurdu olan Orta Asya’yı işgali sırasında cami ve namazın dışındaki ibadetleri yasakladığı için cem gizli yapılıyor. Kadın erkek bir arada ibadetin Arap kültüründe olmamasından, yaşamın her alanında olduğu gibi ibadette de erkeğin yanında bulunan Türk kadınını kendi değerlerine göre yargılayan, kadını sadece zina aracı olarak düşünen Araplar bu olayı farklı yorumluyor. "Mum söndü" iftirası,
Sanırım uzun zamandır bu kadar rahatsız eden ve bir türlü elimden bırakamadığım bir kitap okumamıştım…
Ve yine sanırım uzunca bir süre başucumdan ayırmayacağım.
Kitap "gölge" kavramı üzerine, jungiyen terapistlerin makalelerinden derlenmiş; 65 makaleden oluşan bir kitap insan doğasının karanlık tarafının ailelerde, yakın ilişkilerde, işte, maneviyatta, politikada, psikoterapide ve sanat gibi bir çok alanda belirdiği şekline kapsamlı bir bakış sunuyor.
İnsana ve insanlığa dair pek çok önemli konunun tıp, siyaset, din, sanat, tarih ve farklı disiplinler penceresinden ele alıyor.
Bireyi ve toplumu eşzamanlı görmekle kalmayıp bütünsel varoluşa çektiği dikkatle okuyanda bir tamlık duygusu bırakıyor. Gölgeyle Buluşma kendine, dünyaya, insan olma deneyimine ve uygarlığı doğuran tüm dinamiklere bakmak isteyen herkes için cesur bir davet, berrak ve hiç şüphesiz ki rahatsız edici bir ayna.
Kitapta gölgemizi nasıl bulabileceğimizden onunla nasıl başa çıkabileceğimize, gördüğümüz rüyaların aslında gölge tarafımızın bize bir mesajı olup olmayacağına gibi farklı konulara yer verilmiş.
Sevmediğimiz ve bizimle hiç uyuşmadığını düşündüğümüz bilinçdışı unsur (gölgemiz) ile nasıl dengede hizalanmamız gerektiğini ve hayat yolculuğumuzu daha temkinli yürütebilmemiz konusunda yer yer metafor kullanarak bizlere aktarıyor. Özellikle 10.Bölümün (son bölüm) başında geçen “tekne” metaforu oldukça hoş bir tatla konuyu özetlemek açısından finale doğru vurucu bir etki sağlıyor.
Kitabın kendi cümleleriyle;
“Gölgenin farkına vardığımız her parçasının bir ağırlığı vardır ve onu teknemize koyduğumuz zaman bilincimiz, o parçanın ağırlığıyla orantılı derecede aşağı iner. Bu nedenle gölgeyle baş etme sanatının püf noktasının teknemizi doğru şekilde yüklemekten ibaret olduğu söylenebilir: Çok az yük
BikesFatih Duman Cânım kâri, herkesin bir hikâyesi var bu dünyada. Bazıları hikâyelerini anlatır, anlatmaya mecburdur ve hatta anlatmazsa yaşayamaz. Bazıları anlatmaz, anlatamaz; utanır, saklar ve saklanır... Bazılarıysa anlatmaya fırsat bile bulamaz. Çünkü kimse sormamıştır, soran kimsesi olmamıştır."
Bîkes... Farsça kökenli, hüzünlü bir kelime; "kimsesiz, tek başına kalmış" demek.
İşte bu derin yalnızlığın ve içsel yolculuğun hikayesini, Nesil Yayın Grubu’nun Genel Yayın Yönetmenliğini de üstlenen, kalemi dervişane bir usta olan Fatih Duman’dan okuyoruz bu kez.
Daha önce yazarın o derin tasavvufi anlatımıyla beni çok etkileyen "ENE" kitabını okumuş, tarzına hayran kalmıştım. Bîkes ise ondan sonra okuduğum ilk Fatih Duman romanı oldu.
Aslında bu kitabın bir serinin devamı olduğunu sonradan öğrendim. Ama yazar o kadar muazzam bir edebi dünya kurmuş ki, okurken en ufak bir yabancılık veya bocalama bile yaşamadım. Seri olduğunu bilmeseniz bile konuyu hemen kavrayabileceğiniz, baştan sona inanılmaz akıcı, su gibi bir kitap.
Daha önce yazarımızı Çarşamba Kitap Fuarı’na geldiğinde canlı dinleme şansım da olmuştu. Tıpkı o günkü söyleşisinde olduğu gibi; insanı birden alıp başka bir âleme uçuran, kelimeleriyle sizi tam kalbinizin ortasından okla vuran bir tarzı var. Kitapları da aynen öyle; ruhunuza dokunuyor, kalbinizin tam ortasından vuruyor sizi.
"ENE" ile tarzları, dokuları birbirinden farklı olsa da yazarın o bildiğim mucizevi sihri yine baki kalmış: Kitabı sadece okumuyorsunuz, onunla beraber yaşıyorsunuz. Sayfalar akıp giderken zamanın nasıl geçtiğini, kitabın elinizden nasıl kayıp bittiğini anlamıyorsunuz bile. Sonunda kalbinizde derin bir huzur bırakan çok özel bir anlatımdı.
Elinizden bırakamayacağınız, okurken adeta içinde yaşayacağınız bir yol arkadaşı
BikesFatih Duman · Nesil Yayınları · 2026140 okunma