"Yılbaşının da sence hiçbir hususiyeti yok mudur?" diye sordum.
"Hayır" dedi, "senenin diğer günlerinden ne farkı var sanki? Tabiat onu
herhangi bir şekilde ayırmış mı? Ömrümüzdenbir sene geçtiğini göstermesi bile o kadar mühim değil; çünkü
ömrümüzü senelere ayırmak da insanların uydurması... İnsan
ömrü doğumdan ölüme kadar uzanan tek bir yoldan ibarettir ve bunun
üzerinde yapılan her türlü taksimat sunidir...
Kalbim, ökseye tutulmuş bir kuş yüreği gibi hızla çarpıyordu. O beni
mahzun zannediyordu. Halbuki değildim. Şimdi,
gülemeyecek kadar mesuttum ve saadetimi ciddiye alıyordum.
Hayretle yüzüne
baktım. Gülümsüyordu, uzun zamandan beri ilk defa olarak, apaçık,
tertemiz gülümsüyordu; fakat gözlerinin kenarından yanaklarına doğru
yaşlar sızmaktaydı. Başını iki elimle birden yakaladım ve kolumun
üzerine yatırdım. Şimdi daha çok, daha rahat gülüyordu; fakat
gözyaşları aynı nispette çoğalmıştı. En ufak bir ses çıkarmıyor, göğsü
herhangi bir hıçkırıkla sarsılmıyordu. Dünyada bu kadar rahat, bu
kadar sükûn içinde ağlanabileceğim tasavvur edemezdim.
Herhangi bir yerde
doğmuş ve herhangi bir adamın oğlu bulunmuş olmak bu kadar mühim
değildi. Asıl mühim olan, iki insanın birbirini bulması bu derece güç
olan şu dünyada, bu nadir saadete ermekti. Öte tarafı hep teferruattı.
Bunların kendiliğinden düzelmesi, asıl büyük noktaya, birbirimizi
bulmuş olmak hakikatine uyması lazımdı.
Fakat böyle olmayacağını da gayet iyi biliyordum. Hayatımızın,
birtakım ehemmiyetsiz teferruatın oyuncağı olduğunu, çünkü asıl
hayatın teferruattan ibaret bulunduğunu görüyordum. Bizim
mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu.
Yaşamak, tabiatın en küçük kımıldanışlarını sezerek, hayatın sarsılmaz
bir mantık ile akıp gidişini seyrederek yaşamak;
herkesten daha çok, daha kuvvetli yaşadığını, bir ana bir ömür
kadar çok hayat doldurduğunu bilerek yaşamak... Ve bilhassa
bütün bunları anlatacak bir insanın mevcut olduğunu düşünerek, onu
bekleyerek yaşamak...