Eskiden iktidarı çok daha öfkeli eleştirirdim.
“Bunlarla olmaz” derdim, kızardım, bağırırdım. Ama aynı anda şunu da söylerdim:
“Erdoğan zeki, yirmi küsur yıldır bu ülkeyi yönetiyor, bir şekilde ayakta kalmayı başarıyor.”
Son zamanlarda fark ettiğim şey şu oldu:
Sorun sadece iktidar değil.
Halkın da ciddi bir kısmında büyük bir kopuş, bir uyuşma, bir dağılma var.
Ülke yanıyor. Kelimenin tam anlamıyla yanıyor.
Enflasyon almış başını gitmiş. İnsanlar geçinemiyor.
Depremde resmi rakamlarla elli bin insanı kaybettik. On binlerce hayat, bir gecede, ihmallerin altında kaldı.
Yangınlar oluyor; iş yerlerinde, fabrikalarda, otellerde insanlar ölüyor.
Her seferinde “kader”, “kaza”, “ihmal zinciri” denip dosyalar kapatılıyor.
Bu ülkede tuhaf bir düzen oluştu:
Üst katman daha da zenginleşiyor,
alt katman ise ölüyor.
İşçi ölüyor.
Depremzede ölüyor.
Yoksul ölüyor.
Gençler ya umutsuzluktan tükeniyor ya da uyuşturucuyla zehirleniyor.
Ve neredeyse hiçbir ölümün gerçek bir bedeli yok.
Patronlar servetine servet katarken işçiler çalışırken ölüyor.
Ama “neden ölüyoruz?” diye sormuyoruz.
“Bu düzen niye böyle?” demiyoruz.
BAŞLADILAR YİNE "KÜRT SORUNU, TÜRK SORUNU, BUNU ÇÖZECEĞİZ" GİBİ SÖYLEMLERLE ORTALIĞI BULANDIRMAYA. BU SÖYLEMLERİ MEŞRULAŞTIRMAK İÇİN DE YILLARDIR 50 BİN VATANDAŞIN ÖLÜMÜNDEN SORUMLU OLAN, BEBEK KATİLİ TERÖRİST ABDULLAH ÖCALAN'IN KAPISINA GİTMEYİ ÇÖZÜM DİYE PAZARLADILAR.
TÜRKİYE'DE BİR TÜRK SORUNU VAR MI? VAR. KÜRT SORUNU VAR MI? O DA VAR. AMA BUNLAR ETNIK KIMLIKTEN KAYNAKLANMIYOR; ORTAK BIR ÜLKENİN ORTAK SORUNLARI BUNLAR. SİZE SÖYLEYEYİM: TÜRK DE ATANAMIYOR, KÜRT DE ATANAMIYOR. TÜRK DE GEÇİNEMİYOR, KÜRT DE GEÇİNEMİYOR. TÜRK DE ADALET BULAMIYOR, KÜRT DE BULAMIYOR.
EVLATLARIMIZ ÖLDÜĞÜNDE FAİLLERİ CEZASIZ KALIYOR; BAZEN BULUNMUYOR BİLE, ÜSTÜNE İNSANLAR AYLARCA YALANLARLA OYALANIYOR.
EĞER GERÇEKTEN MESELE KÜRTLERLE BARIŞMAK OLSAYDI, BUNUN YOLU GİDİP BEBEK KATİLİNİN AYAGINA GITMEK OLMAZDI. SIZ BU ADIMLA
"KÜRT SORUNU = PKK" DİYEREK ZATEN MİLYONLARCA KÜRT
VATANDAŞINA TERÖRİST DEDİNİZ YOK SAYDINIZ. GERÇEKTEN TÜRKIYE'YI SEVEN, BU ÜLKEYE BAĞLI KÜRTLER BUNA NE DİYOR? BUNU HIÇ DÜŞÜNMÜYORSUNUZ BİLE.
SİZİN AMACINIZ KÜRTLERLE BARIŞMAK DEĞİL; TOPLUMUN DİKKATİNİ, YARATTIĞINIZ YOKSULLUĞUN, HAYAT PAHALILIĞININ, İŞSİZLİĞİN, UMUTSUZLUĞUN ÜZERİNDEKİ GERÇEK GÜNDEMINDEN UZAKLAŞTIRMAK.
TÜRKİYE'DE BUGÜN KİM YAŞIYORSA ZATEN BİLİYOR; BU SORUNLARIN KAYNAĞINI HALK DEĞİL, YILLARDIR ÜLKEYİ YÖNETEN YANLIŞ POLITIKALAR OLUŞTURUYOR.
EĞER GERÇEKTEN BİR KÜRT GENCİNİN DERDİNİ ÇÖZMEK İSTESEYDİNİZ, ROJİNNİN BABASININ YANINDA DURUR, AYLARCA "KIZINIZ İNTİHAR ETTİ" YALANLARINA SARILMAZDINIZ. GERÇEKTEN KÜRT SORUNUNU ÇÖZMEK İSTESEYDİNİZ, ŞANLIURFA'DA ÇOCUK İŞÇİLİĞİNİ ARAŞTIRIR, DENETİMLER YAPAR, ÇOCUKLARI SÖMÜREN DÜZENİ ORTADAN KALDIRIRDINIZ.
TÜRKİYE'NİN BUGÜN TEMEL SORUNU KÜRTLER YA DA TÜRKLER DEĞİL.
TÜRKİYE'NİN SORUNU:
AKP’NİN YARATTIĞI YÖNETİM KRİZİ, ERDOĞAN'IN SİYASİ TERCİHLERİ, BAHÇELI'NİN GERİLİMİ SÜREKLİ
Arkadaşlar, yıllardır bu ülkeye tek bir masal yutturuluyor:
Türk–Kürt kavgası.
Oysa sokakta Türk’ün Kürt’le sistematik bir kavgası yok. Varsa yoksa, birkaç kendini bilmezin provoke edildiği, büyütülen münferit olaylar var. Asıl kavga halklar arasında değil; iktidarını, çıkarını ve dokunulmazlığını korumak isteyen siyasi yapılarla halk arasında.
Bu sahte çatışmaların amacı belli:
Halkları birbirine düşür, sorumluluktan kaç, düzeni sürdür.
Bugün AKP ile DEM’in aynı masada buluşabilmesi tesadüf değil. Çünkü ortak noktaları var:
Hesap vermek istemiyorlar.
AKP, yıllardır süren yolsuzlukların, kaybolan deprem vergilerinin, çöken adalet sisteminin hesabını vermek istemiyor. Gitmek istemiyor.
DEM’in tepesindeki isimler ise kamuoyunda herkesin bildiği, hakkında ciddi iddialar bulunan ilişkilerle anılıyor; buna rağmen tek bir açıklama, tek bir yüzleşme yok. Onlar da kendi siyasi alanlarını, kendi ayrıcalıklarını koruma derdinde.
Bu çıkar birlikteliğine “barış”, buna da “çözüm süreci” diyorlar.
Ama ortada çözülen bir şey yok.
Gerçek çözüm; masalarda değil, Anadolu’da olur.
Gerçek çözüm; kameraların önünde değil, pazarda, okulda, sokakta olur.
Hakkâri’de çocuğun botunu hayırsever alıyorsa,
Şanlıurfa’da aile çocuğunu okutamıyorsa,
Hatay’da insanlar hâlâ depremden sonra çadırlarda yaşıyorsa,
Siz neyin barışından bahsediyorsunuz?
Bir yerle barışmak istiyorsanız;
Yoksullukla barışın.
Adaletsizlikle yüzleşin.
“Millete Emanet”i elime aldığımda aslında sadece bir siyaset kitabı okuyacağımı düşünmüştüm. Fakat sayfaları çevirdikçe bunun aynı zamanda bir hesaplaşma, bir yol haritası ve bir çağrı olduğunu hissettim. Kitabın başında Özgür Özel’in, sonunda ise Ekrem İmamoğlu’nun yazıları yer alıyor. Bu tercih bile başlı başına bir mesaj niteliğinde: geçmişle hesaplaşma, bugünü okuma ve geleceğe dair umut.
Kitap boyunca Türkiye’nin yakın siyasi tarihine dair hem tanıklıklar hem de dersler sunuluyor. Özellikle “emanet” kavramının sürekli öne çıkarılması dikkat çekici. Burada kastedilen sadece sandığa bırakılan oylar değil; toplumun değişim arzusunun, gençlerin ve kadınların umutlarının da bir emanetten ibaret olduğu fikri. Bu yaklaşım, klasik bir siyaset söyleminin ötesine geçip daha geniş bir toplumsal sorumluluk duygusu yaratıyor.
Benim için kitabın en çarpıcı tarafı, sadece eleştiriden ibaret olmaması. Bir yandan iktidarın yanlışlarını sergiliyor, diğer yandan da çözüm önerileriyle ilerliyor. Özellikle demokrasi, adalet ve eşitlik üzerine yapılan vurgular, kuru bir muhalefet dilinin ötesinde samimiyet taşıyor.
Özgür Özel’in satırlarında daha çok mücadele azmini, Ekrem İmamoğlu’nun yazısında ise geleceğe dair inancı görmek mümkün. Bence bu ikilinin kitaba kattığı çerçeve, okuyucuya “yalnız değilsiniz, bu bir ortak yolculuk” mesajı veriyor.
Son olarak şunu da eklemek istiyorum: Ekrem İmamoğlu’nun kendini “millete emanet” etmesi bana hep Atatürk’ü hatırlattı. Çünkü Mustafa Kemal Atatürk de 1919’da Samsun’a çıktıktan sonra, İstanbul hükümetinden koparak bütün inancını millete bağlamıştı. Yetkileri elinden alınsa da, “asıl gücün milletin iradesi” olduğuna inanıyordu. Bugün İmamoğlu’nun da benzer bir şekilde “millete güvenme” vurgusu yapması, tarihle bugünün arasında bir köprü
Millete EmanetYavuz Oğhan · Kırmızı Kedi Yayınevi · 202585 okunma