Fatma Özdemir

Ceza hukuku artık buydu. Artık sadece Türk olmak suçtu!
Sayfa 53·Kitabı okudu
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Karaborsa başlamıştı. Şekerin kilosu 10 kuruştan 250 kuruşa fırlamıştı. Enflasyon uçuyordu. Düyun-u Umumiye’nin fiyat endeksine göre son beş yıl içinde; yumurta 11 kat, patates 15 kat, kömür 20 kat, soğan 25 kat zamlanmıştı. Birinci Dünya Savaşı’nda 15 liraya aylık geçimini sağlayan dört kişilik bir aile, şimdi 180 liraya ay sonunu getiremiyordu. Maaşa zam talepleri, hayatı durduruyordu. Şirket-i Hayriye işçileri grev yapıyordu. Tramvay, tütün ve elektrik şirketi işçileri grev yapıyordu. Banka memurları grev yapıyordu. Hamallar grev yapıyordu. Vapurlar aksıyordu, nakliyat aksıyordu. Uyuz hastalığı yayılıyordu. Bit salgını vardı. Tarımsal üretim neredeyse sıfıra düşmüştü. Amerikan unu, Hollanda şekeri, İngiliz pirinci satılıyordu. Bize ait, bizim ürettiğimiz hiçbir şey yoktu. İşgalcilerin gözlerine kestirdikleri evlere el koyma yetkisi vardı. El koyup, kendi subaylarına ücretsiz tahsis ediyorlardı. Bu yüzden, henüz el konulmayan kiralık evler kıymete binmişti. Türklerin kiralarına yüzde 300, yüzde 400 zam yapılmıştı. Yangınlar ayrıca büyük sorundu; çünkü evlerin tamamı ahşaptı. Bir evde yangın çıktığında, mahallenin kaderi rüzgarın merhametine bağlıydı. Aileler ortada kalakalıyordu. Konut sayısı azaldığı için kiralar daha da yükseliyordu. Oteller Osmanlı parası kabul etmiyordu; İngiliz sterliniyle çalışıyorlardı. Bunca yoksulluğa rağmen sefaletle safahat iç içeydi. Kürk ve mücevher piyasası çok canlıydı. Gümrük kanunu lağvedilmişti; yurtdışından getirilen mallara vergi sıfırlanmıştı. Böylece ekonomik işgalin kapıları da ardına kadar açılmıştı. Yerli sermayeyi büyütmek amacıyla kurulan İtibar-ı Milli Bankası’nı İngiliz müfettişler yönetmeye başlamıştı. Artık “milli” demek, İngiliz demekti!
Sayfa 46·Kitabı okudu
Vatan artık vatan hainilerinindi.
Sayfa 43·Kitabı okudu
Türkiye’de yaşamayı biri çok güzel özetlemişti: “Çikolatanın tadını bilmeyen kakao işçileri gibiyiz.” Gerçekten de tam olarak böyle. Dünyanın en güzel coğrafyalarından birine sahibiz; dört mevsimi aynı anda yaşayabileceğin, deniziyle dağıyla, ovasıyla yaylasıyla, eşsiz mutfağı ve köklü kültürüyle olağanüstü bir ülke. Fakat bu güzelliklerin tadına varamıyoruz. Çoğu insanın ne dağa çıkacak zamanı ne de denize gidecek imkânı oluyor. Birçok insan hayatında bir kez bile kayak tatili yapmamış, bir kez bile denize girmemiş. Soframız dünyanın en zengin mutfaklarından birine sahip ama milyonlarca insan o yemeklerin pek çoğunu hiç tatmadan yaşıyor ve ölüyor. Yani elimizde bir hazine var, ama çoğumuz onun varlığını sadece uzaktan biliyoruz, tadını bilmiyoruz. En acısı da bu: Dünyanın gıpta ettiği bir ülkede yaşıyoruz, ama mutsuzuz. Çünkü bu güzellikleri herkesin ortak mirası yapmak yerine, çoğu insana erişilemez, hayal bile edilemeyecek şeyler haline getirdiler. İnsan düşününce daha çok üzülüyor. Bu memleket, bu topraklar böyle olmamalıydı.
Memleketi kime peşkeş çeksek diye yarışıyorlardı!
Sayfa 35·Kitabı okudu