Araştırıcı yaratılışlı kişiler gözünde bilindiği gibi seci ve kafiye denilip; biri nesrin, diğeri şiirin adeta kahve dövücüsünün hınk diyeninin hınkına benzeyen harflerin ve seslerin uyumu ve Allah'ın izniyle mahalle çocukları ve başkasına lâf yutturmak hevesiyle söylemeye bahane arayan bilgi sahibi kişilere vergi değersiz niteliklerdendir. Mesela:
-Elindeki ne?
-Vişne!
-(Birdenbire ve sevinerek) At gibi kişne!
Bazen düşünüyorum da, aslında hastalık ve ölüm o kadar ciddi şeyler değil, bir tür başıboşluk. Yalnızca aşağıdaki düzlükteki gerçek yaşamda ciddiyet var.
Bir tanık olarak, diye geçirdim içimden, resmi yetkililer onlarca yıllar boyunca kamyonlar dolusu kötü kağıda basılmış kötü kitap istediler yayıncılardan, çocukları daha çocuk yaşta, gençleri daha gençken özenle hayal kurmaktan, düşünmekten, karar vermekten, bir zevk sahibi olmaktan sıkı bir işbirliğiyle uzak tuttular. Yayıncılar ve resmi yetkililer kafa kafaya vermiş yeni yeşil ordular kuruyor, onları çoğaltıyor, bütün bir tarihin içinde gezdiriyordu. Şairler yeşil orduların ve hakikatin ışıltısı üzerine şiirler yazıyor, romancılar ruhları temizliyor, hikayeciler kurgunun zeminine ilahi hikmetler serpiştiriyorlardı. Çogu tuttu, diye söylendim, çocuklar ve gençler, yeşil ve kızıl orduya yazılmış kalemler tarafından ebediyen mahvedildi; bir kez bile bir karşı tarihin de olabileceğini akıllarına getirmeden, erken yaşta kafalarını teslim etmek zorunda kaldılar. Çöl büyüdü, dedim hiddetle, zihinsel bir çöl hayatın her yanını kaplamaya başladı.
İki gün süren yolculuk bu genci -çok da genç, hayata pek öyle sağlam kök salmamış- günlük yaşantısından, özellikle de görevlerim, ilgi alanlarım, dertlerim ve tasarımlarım diye nitelendirdiklerinden, faytonla istasyona giderken düşündüğünden çok daha uzaklaştırıyordu. Mekân, kendisi ve doğduğu topraklar arasında döne döne dans edercesine kaçarken, zamana özgü sanılan güçten çok daha fazla gücü olduğunu kanıtlıyor; saatler geçtikçe mekân, zamanın oluşturduklarına çok benzeyen ama bazı açılardan onları da aşan değişimlere neden oluyordu. Mekân, zaman gibi unutkanlık getirir ve bunu bir insanı tüm ilişkilerinden koparıp onu özgür ve aslına dönebilecek bir duruma getirerek yapar ve gerçekten de bir anda ayrıntılara meraklı ya da ilkelerine bağlı birini bir serseriye dönüştürebilir. 'Zaman, Lethe Irmağı’nın suyudur' derler ama yabancı hava da onun gibi içilebilir ve etkisi onun kadar güçlü olmasa da daha hızlı olabilir.
Babam anlayabildiğim kadarı ile kendinden başını kaldıramayan, kendine bir mezar gibi gömülü, kurtlarını ve böceklerini de kendisi besleyen bir adamdı. Niye böyleydi denir mi bilmem. Ben acaba neden böyleyim ve diğerleri neden böyleler, herkes neden böyle? Bu böylelik kimden miras, nerden atlama, kime atlayacağını ve mirasi bırakacağını daha doğmadan nerden biliyor ve bırakan bıraktığını nerden tanıyor, biliyor, kendi illetini ya da zarafetini ona teslim edip yeryüzünde kaybolmasın diye geçip gidiyor? Babam kendi emanetini teslim etmek isteseydi acaba ben bunu yüklenebilir miydim? Bilmiyorum. Ben zaten hiçbir zaman hiçbir şey bilmedim. Yüklenebilir miydim ya da babam bu denkleri kendi eşyası ve yükü olarak bana daha iyi yerleştirebilir miydi, ben de
ister istemez taşıma durumunda kalır mıydım? Aklıma geliyor da, neden hiç aklımdakiler başımda, başımdakiler aklımda değil? Yoksa buna hayat mı deniyor? Gelmiyordur da ben bunu aklımı beğenmek için çekip sözde aklımın yanına koyuyorumdur, herhalde böyle oluyordur. Babamın bana emanet etmek istedikleri kendinin değildi. Miras değildi. Beni kendi içinden çıkmadığı bir kabuğa, orayı makul ve makbul ve güvenli bularak sokmaya çalışıyordu. Bende bunu anlayacak akıl var mıydı? Herhalde yoktu, zaten olsa bu kabuğa girerdim. Demek istediğim buna galiba ben mani olmadım, olamazdım da, yaratılış ve miras kiminse ve bunu kime vermek istiyorsa o mani oldu. Mani olmak bazen koruyup kollamak, illeti sahibine sıvamak, bazen de bir hayat akışının devamı kimdeyse ona vermek oluyor, böyle anlıyorum. Buna eminim, kimse yaptım ve kazandım demesin.