Bir realite hissi ile değil, bir tarih hissi ile kendimizi zorluyorduk. Anadolu baştanbaşa yapılmak; şehirler, köyler, ev ve tarla zengin olmak, Türkler tamamıyla Garplılaşmak ve sonra da Halep'ten Kırmızı Deniz'e doğru nüfus, teknik ve sermaye ile taşmak lazımdı. Biz ise Anadolu'yu aşıp Halep kapısını vurduğumuz zaman, umran ve kalabalık görmeye başlıyorduk. Halep, büyük bir şehir, Şam büyük bir şehir, Beyrut büyük bir şehir, Kudüs büyük bir şehir ve hepsi ağyar idi. Lübnan havası, bize Dobruca havasından yüz kat daha yabancı idi.
Bosna'da iki din arasında yüzyıllardan beri süren bu büyük ve tuhaf savaşta din kisvesi altında toprak, iktidar, kendi hayat görüşü ve dünyayı idare ediş biçimi için de çarpışıyorlardı. Birbirlerinin sadece kadınlarını, atlarını, silahlarını değil, şarkılarını, şiirlerini bile çalıyorlardı. Onlar da değerli bir ganimet gibi birinden ötekine geçiyordu.
Farkında olmadan küçük kasabanın felsefesini de orada öğrenmiş oluyorlardı. Hayat anlaşılmaz bir mucizedir, boyuna harcanır, erir, buna rağmen yine dayanır, sürüp gider. Tıpkı Drina'nin üstündeki köprü gibi.
Araştırıcı yaratılışlı kişiler gözünde bilindiği gibi seci ve kafiye denilip; biri nesrin, diğeri şiirin adeta kahve dövücüsünün hınk diyeninin hınkına benzeyen harflerin ve seslerin uyumu ve Allah'ın izniyle mahalle çocukları ve başkasına lâf yutturmak hevesiyle söylemeye bahane arayan bilgi sahibi kişilere vergi değersiz niteliklerdendir. Mesela:
-Elindeki ne?
-Vişne!
-(Birdenbire ve sevinerek) At gibi kişne!