On kere ölmüşsündür; on kere bitmiştir hayat; fakat on kere de başlamıştır.
Felsefe
Tevazu bilgeliğin tâcıdır
"Tevazu bilgeliğin tâcıdır," sözü, bilginin insanı kibirli değil, aksine daha vakur ve alçakgönüllü kılması gerektiğini vurgular. Kendini her şeyi biliyor gören biri, yeni bir şey öğrenemez. Tevazu, insana "Hala bilmediğim çok şey var," dedirterek bilgeliğin kapısını açık tutar. Bilgi sadece beyinde depolanan veridir; bilgelik ise bu bilginin karakterle birleşmesidir. Tıpkı ağır başakların boynunu bükmesi gibi, gerçek bilge de içindeki derinlik arttıkça dünyaya daha alçakgönüllü bir pencereden bakar. Kibir duvarlar örerken, tevazu köprüler kurar. Bir bilge, bilgisini başkalarını ezmek için değil, onlara ışık tutmak için kullanır. Sokrat'ın o meşhur "Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir," sözü, bu "tâcı" ne kadar güzel özetliyor, değil mi? Gerçekten büyük olan, büyüklük taslamaya ihtiyaç duymayandır. Tevazu bilgeliği besler, bir "zayıflık" değil gerçek bir "güç" tür. Tevazu, insanın kendi sınırlarını bilmesidir. Bu sınırı bilmek, kişiyi hem hatalarından ders almaya hazırlar hem de başkalarının tecrübelerine saygı duymasını sağlar. Ego, gerçeği olduğu gibi görmemizi engelleyen bir filtredir. Tevazu bu filtreyi temizler; böylece olayları tarafsız, olduğu gibi ve tüm çıplaklığıyla görebiliriz. Kibirli bir insan hata yapmaktan korkar çünkü imajı sarsılacaktır. Oysa mütevazı bir bilge, hatayı gelişimin bir parçası olarak görür. Bu da onu daha yaratıcı ve cesur kılar. Bilge kişi, en az konuşan ama en derin dinleyendir. Tevazu, karşındakinin -kim olursa olsun- sana katabileceği bir değer olduğuna inanmaktır. ★ Eski zamanlarda, uzak bir diyarda hem devlet işlerinde hem de ilimde nam salmış bir vezir yaşarmış. Herkes ona "Bilge Vezir" dermiş ancak vezir, yaşlandıkça içindeki bir huzursuzluğun arttığını hissediyormuş. "Acaba gerçekten bilge miyim, yoksa sadece
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Öğretmenlik mesleği bitmiştir, okumayın..
10 bin öğretmen atamasında bazı lise branşları kontenjanlarına verilen kontenjan! Almanca: 5 Biyoloji: 32 Coğrafya: 45 Felsefe: 48 Fizik: 65 Kimya: 101 Matematik: 95 Tarih: 54 Toplamda 445 kontenjan aldılar. Yani bazı branşların yarısı bile değil!!!
Alıntı
Bu saatten sonra öğrenmenlik bitmiştir.
Türk Dili ve Edebiyatı: 29 İlköğretim Matematik: 162 Biyoloji: 27 Coğrafya: 32 Felsefe: 41 Fizik: 61 Kimya: 49 Lise Matematik: 117 Tarih: 28 Bilişim: 95 Beden: 190 Fen : 267 Rehberlik: 367 Müzik: 180 Görsel: 175 Almanca 23 Arapça 51
1000Kitap
magaradergisi.com/mansetler/1479-... ''''Twitter’da bir haber gördüm; “Bugün hicrî yılbaşı başlıyor” diyordu. Düşündüm, hicrî yılbaşı benim için ne ifade ediyor? Ne zaman başlıyor, ne zaman bitiyor? Ne yapmak lazım? Hiç bilmiyorum. Gâvurlara benzememek için yılbaşı gecesi Mekke’nin fethini gündeme getirmek gibi bir şeydi. Hiçbir şey yapmazdık, “biz Batılı değiliz” demek için kullandığımız bir argümandı sadece. Ne de olsa Doğu’nun Yedinci Oğlu olmaktı amacımız. Ama nasıl? Bilmiyorduk. Hayatını bir yalana inanarak geçirmek gibi korkunç bir hayal kırıklığı yoktur herhalde. Gençliğini 90’lı yıllarda geçirenler olarak “Selam İmam-Hatiplim” diyen Mehmet Emin Ayımız, “Bir Güneş Doğuyor” diyen Eşref Ziya Terzimiz, “Şehit Tahtında Rabbe Gülümser” diyen Ömer Karaoğlumuz, “Bunlar taklitçi zihniyet” diyen Şevki Yılmazımız vardı. Dünyayı biz kurtaracağız düşüncesiyle hareket ederdik. Ve Erbakan’ı savunmak hakikatin yanında olmanın bir gereğiydi. İslam bizden sorulurdu. CHP’ye, DYP ya da ANAP’a oy verenlere Allah ıslah etsin derdik. Abdurrahman Dilipak mühim adamdı, İhsan Süreyya Sırma büyük tarihçi, Kadir Mısıroğlu gerçek tarihçi, Mustafa İslamoğlu dava adamı, Mevdudî büyük âlim, Seyyid Kutup yol rehberi, Hasan el Benna örnek mücahiddi. Filistin namusumuz, Ayasofya hayalimiz, Fatih Sultan Mehmet dedemiz, İstanbul şerefimiz, Erbakan halifemiz, nurcular ve askerler engelimiz, Süleymancılar rakibimiz, cami cemaati şuursuz Müslüman kardeşlerimizdi. İlçede Hacı Rıfat Çavuş vardı beş vakit camide namaz kılan. Tek gazete bayisiydi. Milli Gazete’nin içine Tan gazetesi koyar, okurdu dükkânda. Bilirdik ama bir şey diyemezdik. Ön saf Müslümanıydı camide. Yerine oturamazdın. Kaldırırdı. Bir keresinde namazda üç kez kaşındım diye “Namazın
Bu saatte kitap okunmaz; çünkü harfler önce gözden kaçar, sonra rüyaya karışır. Felsefe yapılmaz; düşünce gelir ama kapıyı çalmaz, içeri dalar, ayakkabılarıyla. Son kek yenmez; çünkü mide artık bir tartışma kulübü değil, bir protesto alanıdır. Her lokma vicdanla tartılır, her cümle uykuyla çarpışır. Ve sen hâlâ düşünürsün: “Ben mi düşünemiyorum, yoksa düşünceler mi beni reddetti?” Cevabı ararsın… ama kek bitmiştir.