Küçük, ücra sokaklardan, kapı önlerindeki göbekli zanaatkarların önünden geçerken, bunlar için, çukurun dibinde can veren 450 bin kayıp ve umutsuz garibandan daha fazla üzülüyorum. Onlar en azından ölüyorlar, bu da bir şey; oysa bunlar daha iki, hatta üç nesil boyunca devam edecek sancıların ön hazırlıklarından geçmek zorundalar.
Bazen ücra sokaklardaki zanaatkarların kaldığı, haşin bir aile hayatının varlığını sürdürdüğü dizi dizi evlerde. Akşamları erkekleri ağızlarında pipo, dizlerinde çocuklarıyla kapıya çıkmış halde görebilirsiniz; hanımlar dedikodu yapar, kahkahalar, eğlence gırla gider. Bu insanları hallerinden çok memnun oldukları bellidir, çünkü onları kuşatan sefaletle kıyaslanınca, varlıklı sayılırlar. Fakat olsa olsa boş, hayvani bir mutluluktur bu; dolu midenin verdiği memnuniyettir. Maddiyatçılık baskındır hayatlarında. Aptal, ağırkanlı, hayal gücü yoksunudurlar. Uçurumdan insanı aptallaştıran bir uyuşukluk havası sızmaktadır sanki; bu insanları sarıp ruhları öldürmektedir.
Bir gemi bulduğum zaman ayda dört sterlin on şilin kazanıyorum, bulamazsam parasızım. Hal böyleyken çocukları öpen bir kadın, tırmanan çocuklar, kaynayan çay falan nasıl olacak? Ayda dört sterlin on şilinle ne olacağını söyleyeyim sana: dırdırcı bir kadın, ciyak ciyak bağıran veletler, kömür kalmadığı için kaynamayan eski püskü çaydanlık, işte olacağı bu.