Herkes ölünce ardında bir şeyler bırakmalı, derdi dedem. Bir çocuk, bir kitap, bir tablo, inşa edilmiş bir ev veya duvar, yapılmış bir çift ayakkabı. Veya ekilmiş bir bahçe. Elinin bir şekilde dokunduğu bir şey, öldüğünde ruhunun gideceği bir yer olsun diye; böylece insanlar ektiğin o ağaca veya çiçeğe baktığında, sen orada olursun.
Bu gece yollarda, terk edilmiş demiryolu hatlarında binlercemiz var… dışımız serseri, içimiz kütüphane. Bu başta planlı değildi. Herkesin hatırlamak istediği ve hatırladığı bir kitabı vardı. Sonra, aşağı yukarı yirmi yıllık bir süre içinde, yolculuk yaparken birbirimizle tanıştık ve dağınık bir örgüt kurup bir plan hazırladık. Kendimize kabul ettirmemiz gereken en önemli şey önemli olmadığımızdı, yaklaşık taslamamız gerektiğiydi; kendimizi kimseden üstün görmemeliydik. Bizler kitap kabından başka bir şey değiliz, kendi içimizde önemli taşımıyoruz.
Çocukları her on günün dokuzunda başımdan atıyorum; okulda oluyorlar. Ayda üç gün, eve geldiklerinde onlara katlanıyorum; hiç kötü değil. Onları ‘ oturma odasına’ sokup televizyonu açacaksın. Giysi yıkamak gibi aynen; çamaşırları tıkıştırıp kapağı kapatacaksı.
Ona yeni bir kapı, bir pencere açmalıyım. Ne çocukluğunda ne etrafında yani mahallesinde, okulunda, kentinde sonra işinde arkadaşlarında görmediği öğrenmediği bir ufuk. Benliğini kuşatan o yapış yapış hâleyi bir yerinden delmeliyim. İşin, elbisenin, yemenin, içmenin, ağaçların, yolların, annesinin, hatta rahmetli babasının. Enginlerin bir başka muhtevaya bürüneceği, rüyaların bile değişeceği kara-kuru ancak fevkalade zengin kızların durup dururken tercih edilemeyeceği bir dünyanın penceresini.