Kadın erkek, genç yaşlı, aç tok, heyecanlı bıkkın, alışmış şaşkın, yüzlerinden içlerini okumaya imkân olmayan insancıklar, kafası kesilmiş tavuklar gibi, dünya için küçük, kendileri için büyük adımlarla sağa sola koşturuyordu. Belki biri sevgilisine, öbürü atlamak üzere olduğu bir uçurumun yamacına, bir diğeri çocuğunun doğumuna hastaneye, beriki manavdan limon almaya.... Ne önemi vardı! Kimsenin birbirine değecek cesareti gösteremediği bu hercümercin ortasında herkes anca kendine yetecek kadar yalnızdı.
Çevremdeki kalabalığa bakmak bana kendimi yalnız hissettirdi. Kalabalıklar olmasa insan kimsesizliğini nereden bilecek?