“Müfesserin hükmüne gelince: onunla, açıklandığı şekilde amel etmek vaciptir. Ayrıca kesin olarak delalet ettiği şey de bağlayıcıdır. Bununla birlikte, risalet döneminde eğer neshe elverişli bir hükümse neshedilme ihtimali vardır. Ancak Peygamber (s.a.v.)’in vefatından sonra Kur’an ve sünnetin her ikisi de muhkem sayılır; artık nesih ihtimali yoktur, çünkü vahiy sona ermiştir.
Hanefilerin makbul Delili :)
(Hukuken ve dil yönünden) makbul ve geçerli te'vîlin bir örneği de şudur:
"Her kırk koyunda, bir koyun (zekât olarak verilir)" hadis-i şerifindeki "koyun" lafzının, "koyunun değeri/karşılığı olan para" şeklinde yorumlanmasıdır (te'vîl edilmesidir). Bu durumda hadisin manası şöyle olmaktadır: Kırk koyuna sahip olan birinin vermesi gereken zekât miktarı; ya bir koyunun bizzat kendisidir yahut o koyunun değeridir.
Bu te'vîlin gerekçesi (delili) ise şudur: Zekât ibadetinin konuluşundaki asıl şer'î amaç, fakirlerin ihtiyacının giderilmesidir. Bu temel gaye, fakire bizzat koyunun kendisini vererek gerçekleştirilebileceği gibi, o koyunun parasal değerini nakit olarak çıkarıp hak sahiplerine dağıtmakla da tam manasıyla gerçekleştirilmiş olur.
Zahir Nass bölümünde ders notu
Gelişigüzel Te'vîl Olmaz: Bir hoca veya fakih kafasına göre "Bence bu ayet şu anlama geliyor" diyemez. Lafzın Arap dili kurallarına göre o manayı az da olsa taşıma ihtimali (احتمال) olmalıdır.
Delil Şarttır (دليل يعضده): Zâhir manayı (örneğin ayetin ilk akla gelen doğrudan hükmünü) terk edip alternatif manaya geçebilmek için elinizde ayet, hadis veya akli bir fıkıh kuralı gibi çok güçlü bir gerekçenin/delilin bulunması şarttır. Aksi takdirde yapılan te'vîl "sahih" değil, fıkhen değersiz bir zorlama (te'vîl-i fâsid / fâsid te'vîl) olur.
Zahir/tahsis syf 187
Yüce Allah’ın: "Allah, alışverişi helal, faizi ise haram kıldı" (Bakara, 275) sözü, alışverişin genel olduğuna (her türlüsünü kapsadığına) ve helalliğine delaleti bakımından "Zâhir"dir. Ancak şarabın (içkinin) satılması bu genel hükümden istisna edilerek tahsis edilmiştir (özelleştirilmiştir), bu yüzden caiz değildir. Aynı şekilde kişinin henüz sahip olmadığı (yanında bulunmayan) bir şeyi satması ve Şâri'in (hüküm koyucu olan Allah ve Resulü'nün) yasakladığı diğer satış türleri de bu kapsamdadır. Dolayısıyla bu (yasaklanan) satışlar, ayetin zâhirinden (ilk bakışta anlaşılan genel manasından) elde edilen "helal alışveriş" genelliğinin içine girmezler.
Râbıtanın üçüncü türü Kudsî Râbıta, tasavvuftaki râbıtadır. Yani ilâhî ve zâtî sıfatlarla muttasıf, müşâhede ve ıyân mertebesine ulaşmış bir mürşid-i kâmile gönül bağlamak, huzur ve gıyabında onun sûretini, sîretini ve rûhâniyetini hayal etmek, yanında iken takındığı tavrı, gıyabında da sürdürmeye çalışmak. Râbıtada önemli olan, şeyhin sûret ve sîretini hayalde muhafaza etmektir; fotoğrafını değil Mürşidin huzûrunda bulunma mülâhazası, bazen icmali, bazen da detaylı bir biçimde olur. Mürîd dikkatini şeyhi üzerinde yoğunlaştırmalıdır. Bu sûret ve sîreti hayalde muhafaza durumu, zamanla şeyhin ahlâk ve özellikleriyle bezenmiş hale gelmeyi sağlar. Buna fenâ fi'ş-şeyh tâbir edilir.
Tasavvufta râbıtanın amacı "râbıta-i huzur"dur. Yani sâlike dâima huzûr-ı ilâhîde bulunduğu duygusunu yaşatmaktır. Her an Allah'ı karşımızda görür gibi olmaktır. Bunu sağlamak çok zor, hattâ imkânsızdır. Çünkü Allah müşahhas bir varlık değildir. Öyleyse kulun yoğunlaşmasını sağlayacak, teksifini kolaylaştıracak müşahhas/somut bir objeye ihtiyaç vardır. Tasavvufta bu obje Allah'ın mükemmel tecellilerinin mazharı olan insan-ı kâmil sûretindeki şeyhtir. Sâlik önce bu insan-ı kâmile, ardından Hz. Rasûl'e ve O'nun ardından da Rabb-ı Müteâl'e kalbini rabt etmeli ve bu sûretle huzûr-ı kalbe ermeli, fenâ fillah'a varmalıdır.