Nereden başlasam bilemiyorum. Settarhan'dan mı kemik sallasam, yoksa Zehra'dan mı? Birisi Trabzon'un çiçeği, diğeri Taht-ı Süleyman'ın yiğidi. İkisi de bambaşka hayatlar içinde yaşıyordu. Kim inanır hayatın onları bir araya getireceğine? Allah’ın hikmeti işte…
Bu kitap sayesinde yeniden okuma aşkım alevlendi. Satırları nasıl hızlı hızlı okuduğumu anlatamam ve kitabın bir noktasından sonra da bitmesin diye de üzülmedim değil. Okurken “Şimdi ne olacak?” diye diye aktı, gitti.
Kitabın her yerinde etkilendim evet ama gözyaşlarıma neden olan yerlerden biri, İsmail ile Nigâr Hanım'ın görüşmesiydi. Bu görüşme, toplasan 10 satırdan ibaret ama gözümde canlandırdığımdaki halleri... Çok zordu. Hemşire, İsmail için "Bir şiir kitabı yazacak, şimdilik kafiye biriktiriyor." demişti. O anda Zehra ile konuşmaları hatırama düştü. O konuşmalarda ne kadar da mutluluklardı, başlarına geleceklerden bihaber kafiyeler üretiyorlardı. Ve şimdi İsmail’in hali... Hayatta ne oldum değil ne olacağım demeli insan. Belli bir yerden sonra ben de film koptu tabi. Salya sümük olarak okudum. Yastığım şahit buna.. Az mı ıslandı?!
Kitabın içimde oluşturduğu o hissi size anlatmak isterdim ama kelimelerle pek bunu anlatamayacağım galiba. Kitap sizi öyle bir alıp götürüyor ki sahnenin içinde bir obje gibi olanları izliyorsunuz. Tasvirler, anlatım tarzı çok güzeldi. Bu kadar mı güzel yazılır, bu kadar mı insanın içine işler bir roman.