Beklenenin aksine, tıpkı çabuk korkan insanların şiddetli bir fırtınanın daha da kötüleşmesini hevesle beklemesi gibi, insanlara karşı dehşet duyanlar da kendi gözleriyle çok daha beter ve çok daha korkunç canavarlara şahit olmaya dair psikolojik bir ihtiyaç geliştirirler. Ne var ki insanlık denen canavar tarafından yaralanmış bu sanatçılar öylesine büyük bir dehşete kapılmışlardır ki sonunda gördükleri hayallere inanırlar ve gündüz bile canavarlarla göz göze gelirler. Dahası, soytarılık yaparak başkalarını kandırmaya çalışmazlar; gördüklerini aynen tasvir etmeye ve Takeichi’nin dediği gibi, “canavarları resmetmeye” uğraşırlar. “İşte, gelecekteki dostlarım!” diye düşünürken heyecandan neredeyse ağlayacaktım.
Daha küçücük bir çocukken bile herkes bana ne kadar şanslı olduğumu söyleyip duruyordu ama ben kendimi cehennemin ortasında gibi hissediyordum. Bana şanslı olduğumu söyleyen herkes, benden kıyas kabul etmez derecede daha mutluymuş gibi görünüyordu.
İç sıkıcı tepsiler sırasının en sonunda oturmuş, birkaç pirinç tanesini alıp ağzıma tıkıştırırken neden insanların her gün, günde üç kere sofraya oturup yemek yeme ihtiyacı duyduğunu sorgulardım. Yüzlerindeki ifade öyle ciddiydi ki bu iş bana bir çeşit ritüelmiş gibi gelmeye başlamıştı. Her gün aynı kasvetli odada toplanıp sıraya girmek ve günde üç kere, her zaman aynı saatlerde, aynı şekilde dizilmiş tepsilerle, başımız öne eğik şekilde, karnımız aç olsa da olmasa da sessizce yemek yemek belki de evdeki huzursuz ruhları memnun etmek için yaptığımız dinî bir ritüeldi, kim bilir.
Birkaç yıl önce ilkokul çağındaki erkek çocuklar üzerinde yapılan bir çalışmada, saldırgan olarak tanımlanan çocukların, daha uysal olan yaşıtlarına kıyasla kendi yaşıtlarının davranışlarını yorumlamada daha az yetenekli oldukları ve muğlak bir durumu kasıtlı bir düşmanlık olarak algılayıp önleyici bir saldırı yapmaya daha yatkın oldukları görüldü.