Geçen kış mitleri okurken, Homeros'u, Truva Savaşı'nı ve Antik Yunan'ı araştırırken neden gidip yerinde görmüyorum buraları dedim kendime ve yaz geldiğinde Troya'ya kadar Ege kıyılarını moto-keşfe çıkmayı kafamda kararlaştırdım. Aradan geçen zamanda, hayatımın iş-kütüphane-spor salonu üçgeninde sıkışmasıyla üzerimde biriken atalet beni tereddüde düşürse ve gezinin zorluğu gözümde büyüse de geçen hafta bu planımı fazlasıyla gerçekleştirdim. Antalya'dan başladım ve Kaş'tan itibaren bana eşlik eden bir arkadaşımla Gelibolu'ya kadar çıktım. Daha önce Fethiye'den sonrasını hiç görmemiştim ve yarı-doğaçlamalı bir plan yaptık. Bir aksilik olmadı ve yaklaşık iki haftada geziyi tamamladık.
Kolay olmadı, dertlerim oldu; yoruldum, migrenle mücadele ettim, uykusuzluk çektim, kirli hissettim, sıcaktan bunaldım ve rahatsız zeminlerde uyuduğum oldu. Daha fazla olarak güzel şeyler de oldu; yeni insanlarla tanıştım, binlerce insanla milli maç izledim ve sesim kısılana kadar çılgınlar gibi sevindim, yöresel tatlara baktım, tarihi yerler ve çok güzel koylar gördüm, birçok farklı yerde denize girdim, güzel fotolar çekildim, müzeleri gezdim, hediyeler aldım, muhteşem manzaralara bakarak motosiklet sürdüm vs. ancak esas anlatmak istediklerim bu deneyimler değil.
Tüm bu süreçteki iyi ve kötü deneyimlerde gördüğüm ortak bir nokta var: kendimden uzaklaştım. Birileriyle ve bir şeylerle eriyip gitmenin, Dionysyak kafalara bürünmenin, kendinle baş başalığına mola vermenin önemini kavradım. Bunlar bilmediğim şeyler değildi aslında. Bilincimin ilk yıllardan itibaren, gövdeni koruduğun müddetçe erimenin, aidiyetlerde parça olmanın istemsiz arayışındaydım ancak uzun zamandır kendime hapis, kendimde mahpustum. Küçülmeyi ve bir aidiyet zincirinde halka olmayı unutmuş, belki de kendimi zincir sanmaya