Be-ğen-me-dim. Kitabın bir yerinde "Müzeye gelip kapının önünde foto çektiler. Sonra da gittiler." diyor. Hem Türkçe hem de gezi anlayışı sıfır. Kitap da çok ayrıntılı. Hiçbir kısım aklımda kalmadı.
Çektiği fotoğraflar, Times ve Newsweek gibi saygın dergi ve gazetelere defalarca kapak olmuş, uluslararası saygın bir foto muhabirinin zor şartlarda icra ettiği mesleği boyunca şahit olduklarını anlatan bu kitap, bir solukta okunabilen cinsten. Birden fazla bölümden oluşan ve birbirinin devamı niteliğindeki öyküleri okur gibi hissediyorsunuz. Aradaki fark, kurgu değil yaşanmış olmaları. Çoşkun Aral, bugün Türkiye’de foto muhabirliğinin yaşayan efsanesi. Bu kitap sizi İran, Lübnan, Afganistan, Kuzey İrlanda, Kamboçya gibi çatışmaların, savaşın tüm acımasızlığına şahitlik eden ve bu anları tüm dünyanın bilmesini sağlayan bir muhabirin travmatik gözlemlerini aktarıyor. Bir bölümünde, yaşananları sorgularken cevabı olmayan şu soruyu soruyor, “İnsan, çare varken çaresizliği, bilim varken hurafeyi, yaşamak ve yaşatmak varken ölmeyi veya öldürmeyi neden seçer ki?”
Yazar mimar olarak kendi hayatını deneyimlerini yazıyor. Söylediği doğru şeyler çok. Benim de değişmesini istediğim itiraz ettiğim tahammül etmekte zorlandığım şeyler. Depreme dayanıklı evlerde, insan ölçekli şehirlerde, doğayla uyum içinde yaşamak benim de hayalim. Lakin yazarımız bizden biri gibi değil; belki de bu kadar umutsuz olması her şeyin en olumsuzunu görmesi bu yüzden. ‘Türkiyelilik’ kavramını bolca kullanan kendini Çerkes ve solcu olarak tanımlayan birisi. Bu vesileyle gördüm ki ülkemizdeki etnikler tüm garibanlık, yoksulluk kendine özgü sanıyorlar ve bunun için bile ülkemizi suçluyorlar. Zulümden kaçıp ülkene sığanan insanlarda bile minnetin kırıntısı yok. Solcu ya kendi etniklerinin milliyetçiliğini yapabilir. Her gittiği ülkede, şehirde, köyde çerkes araması, onlarla arkadaş olma çabası, onlara toz konduramaması takdire şayan. Bu etnikler birbirlerini nasıl da tutuyormuş. Hele kitabın sonundaki Cem Özdemir’le foto sürpriz oldu. Öyle ki bu insanların eline koz geçtiği an bu ülkenin karşısında olanların yanındadır hep Cem Özdemir gibi.
Ah Martin Ah!
Yönetmiş olduğum kitap kulübümde, 11. kitap buluşmamız Jack London'ın 'Martin Eden' adlı kitabı oldu. Yine kendimizden çokça şeyler bulduğumuz bir kitaptı. Eserde alt sınıftan gelen bir denizciyi canlandıran baş karakter Martin'in kendinden üst sınıfa ait Ruth'la bir rastlantı sonucu tanışması ve hayatının tamamen değişmesi kendini evriltmesi, eğitmesi ve ünlü bir yazar oluşuma kadar geçen süreci anlatıyor. (Aslında Martin; kendisinin yazarı J.London'dır. Kendi hayatından çok fazla kesit var ünlü bir ekolog olan London bütün romanlarında çevre bilincini zaten işleyen ilk çevreci aktivistlerden. Doğa ve savaş foto muhabirliği yapmış, Güney Pasifik yolculuğu, Rus Japon savaşı, 1906 San Francisco depremi, dahil 12 binden fazla fotoğraf çekmiştir. Eserin kapağındaki de yazarın ta kendisidir). Yazar bireysel başarıyı ararken toplumdaki yozlaşma ile yüzleşen bir bireyi anlatıyor o dönemin Amerika'sının sosyal yapısı olan 1900' lü yıllar, hızlı sanayileşme derin sınıf çatışmaları, vahşi kapitalizm, sınıf eşitsizliği ve büyük toplumsal dönüşümlerin yaşandığı ağır çalışma koşulları, çocuk işçiliğinin olduğu bir süreçti. Bu dönemde Martin; kişilik olarak 'lümpen' bir karaktere sahip, toplumsal sınıf bilinci olmayan yoksul, toplumun serseri dediği takımdan hayatına başlıyor. Tipik Yeşilçam filmi diyebiliriz. Zengin kız fakir oğlan gibi. Ezilen sınıftan gelen Martin için Ruth, (edebiyat mezunu sevgilisi) bir melek gibidir. Martin'in aşkı içindeki potansiyeli kendini geliştirme yönünde çıkarsa da Ruth'a ulaşamaz. Tam orada hayalini kurduğu her şeye aslında kavuşur (London'ın hayatı gibi okulları hep dışarıdan bitirir. Red yiyen tüm yazıları artık kabul görmüştür ve artık ünlü bir yazardır.)
fakat asıl iş buradadır ve Martin meşhur olunca tüm çevresindekilerin,
Kitap 3'ü Türk 3'ü Alman 6 yazarın 6 hikayesinden oluşuyor. Ayşe Kulin'e ait olan Taş Duvardır Benim Sevdam haricindeki hikayelere ısınamadım. Kopuk kopuk ve karmaşık geldi bana. Hatta dönüp tekrar okudum ama pek faydası olmadı. Taş Duvar ... hikayesini daha önce yazarın Foto Sabah Resimleri adlı hikaye kitabında da okumuştum. Okuyucu bağlayan romana evrilebilecek bir hikaye bence.
Kitabı beğendim.Edebiyat dili şimdiye göre farklı olsa da son kısmı beni etkiledi diyebilirim.Hikayeleri güzel ve kurgusu akıcı.Yeni başlayanlara tavsiye edebilirim.