Rab ismi gündeme getirilerek Allah'ın hayata müdahalesi hatırlatılıyor ve hayatın her alanına müdahale eden bir Allah'ın ise kullarına şah damarından yakın olduğu hakikati duyuruluyordu.
Bu ilk talebeler, o günün Mekke'sinde yaygın olan şirk ve câhiliye düşüncesini önce imha, sonra inşa süreci ile öğreniyor ve lâ ilahe derken lâ'nın neleri yok ettiğini, neleri imha ettiğini çok net bir biçimde tâlim ediyorlardı. İnanç ve akide sahasında en küçük bir griliğe yer verilmiyordu. Siyah ve beyaz nasıl birbirinden tamamen ayrılmışsa tevhid ile şirkin de öyle ayrışık olduklarını öğreniyor ve bunların asla birleşemeyeceklerini belliyorlardı. Lâ ilahe diyen biri "Ben reddediyorum, kabul etmiyorum. Rubûbiyette, ulûhiyette, sevgide, ümitte, rızıkta yani hayatın her alanında Allah'a ait olan bir hakkı -hâşâ- O'nunla (CC) paylaşmaya çalışan her ilahı, otoriteyi, ideolojiyi ve kurumu reddediyorum!" demiş oluyordu. Böyle net bir biçimde imha edilen tüm sahte ilahların yerine "İllallah! Sadece Allah'ı biliyor, onu tanıyor, ona iman ediyor ve onu hayatımın yegâne sahibi ve mutlak idarecisi olarak kabul ediyorum!" ikrarında bulunuyordu.
Karşısındakini ve kendini bilen hiçbir savaşta tehlikeye düşmez;
Karşısındakini bilmeyen, sadece kendini bilen bir kazanır, bir kaybeder;
Karşısındakini de, kendini de bilmeyen her savaşta mutlaka tehlikeye düşer.