Son birkaç yıldır artan suç oranlarının, varoş kitleye hitap eden dizi, film ve şarkılarla ilgisi olmadığını söyleyenlere şunu soruyorum:
Bu insanların, kendilerine sunulanları içselleştirmemesi gerektiğinin bilincinde olacak kadar zeki olduklarını mı sanıyorsunuz?
Sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Değiller!
Kafka, aşırı derin düşündüğü için babasına karşı kendini çok fazla eziyor. Babası zaten otoriter ve katı; ancak onun derinliği, babasının yüzeyselliğini kazıdığı için kendini bir bataklığa atıyor. Babasını suçladığı kadar kendini de suçluyor olması, aslında kendi derinliğinden zarar görmesini açıklar nitelikte.
Kafka, sanki ne demek istediğini tam anlamıyla demiyor; duyguyu biçimlendiriyor, yazıya yansıtıyor. Bu da bazı yerlerin anlaşılırlığını zorlaştırıyor. Ne var ki, onun zihnine ve içsel hesaplaşmasına giriyorsunuz.
Hala babasını kızdıracağını düşünüyor. Cesaretini toplayıp yazmasına rağmen, yine de korku ve özgüven eksikliği, duyguyu katmanlı bir biçimde dönüştürmesinden hissediliyor.
Bir okurun bir kitabı -daha doğrusu huzursuz eden hakiki yazarları- tam anlamıyla anlayabileceğini hiç sanmam. “Anladım, budur, şudur” diyene de inanmam.
Çünkü gerçek yazar, kendi iç dünyasının labirentlerinde öyle derin bir şekilde dolaşır ki, kelimeler yalnızca birer ipucu olabilir; okur ne kadar dikkatle bakarsa baksın, o labirentin tüm kıvrımlarını, sessizliklerini, çelişkilerini ve karanlıklarını asla tam olarak göremez. Anladığını iddia eden kişi, çoğu zaman kendi yansımalarını ve beklentilerini görüp onları yazarın dünyasıyla karıştırır.
Ve belki de en önemlisi, bir kitabı anlamak, tek bir sonuca varmak değil; sürekli sorular sormak ve huzursuz bir merak içinde kalmaktır. Yazarın sesini değil, yazarın yarattığı yankıları dinlemektir.
Deneyim asla sınırlanmış, tamamlanmış değildir; deneyim muazzam bir duyarlılıktır, bilincin duvarlarında asılı duran dev bir örümcek ağı gibidir: çevresinde uçuşan bütün zerrecikleri yakalayan incecik bir ağ.