Genç Werther'in Acıları, Goethe'nin 25 yaşında, adeta bir volkan gibi patlayarak iki haftada yazdığı, edebiyat tarihinin en yakıcı, en çıplak duygusal patlamasıdır.
Bu eser, bir roman olmanın ötesinde; kalbin iç kanamasını kelimelere döken, aşkı bir hançer gibi göğse saplayan, ve o hançeri kendi ellerinle biraz daha derinlere iterek yaşamanın ne demek olduğunu gösteren bir çığlıktır.
Werther’in mektupları üzerinden dinlediğimiz o ses, şunu haykırır:
“Böyle mi olmalıydı? İnsanı sonsuz derecede mutlu kılan şey, aynı zamanda onun en derin kederinin kaynağı mı olmalı?”
Bu tek cümle bile eserin ruhunu özetler:
Mutlulukla mutsuzluğun aynı damardan aktığı, zevk ile ıstırabın birbirine karıştığı, ayrılmaz ikizler gibi dolaştığı bir dünya.
Werther, doğaya sığınır çünkü şehir onu boğar.
Lotte’yi görür çünkü onda sonsuzluğu görür.
Ve Lotte evlenir çünkü hayat, şiir değildir; kuralları, nişanları, toplumsal zincirleri vardır.
İşte tam burada eser, romantizmin hem zirvesi hem de en acımasız eleştirisi olur:
Duygular her şeyin üstündedir evet
Ama duygular seni yok da edebilir evet
Aşk kutsaldır evet
Ama aşk aynı zamanda en büyük lanettir evet
Goethe, Werther’in ağzından şu satırları döktürürken adeta kalbimizi deşer:
“Uzaklık ne ise, gelecek zaman da odur! İçimizde belirsiz bir enginlik doğar, gözümüz nasıl dalarsa duygularımız da bu enginliğin içine öyle kayar.”
Ve en vurucu kısım, sonlara doğru:
“Silahlar dolu. Saat on ikiyi vuruyor. Alınyazısı bu, önüne geçilmez. Lotte! Elveda Lotte! Elveda.”