Okullar öğrenciye, "kültürel nesnelerin" belirli bir görüntüsünü vermek çabasındadırlar. Yıl sonunda ise, öğrencinin bu verilenden hiç değilse bir şeyler edindiğini kanıtlaması istenir. Bu nedenle ona, bir kitabı, yazarın ana fikrini ve anlatmak istediği şeylerin bir özetini çıkarabilecek biçimde okuması öğretilir. Bu yolla Eflâtun, Aristo, Descartes, Spinoza, Leibniz ve Kant’tan, Heidegger ile Sartre’a dek bütün önemli düşünürleri öğrenen öğrencilerden, her düşünürün söylemiş olduğunu aynen tekrarlayabilenler, en başarılı olarak değerlendirilirler. Bu durumu ile öğrenci, iyi bir müze rehberi gibidir. Asıl ona gerekeni, yani bütün bu söylenenlerin gerisindeki özü, öğrenememiştir çünkü. Halbuki öğrenci, düşünürlerin teorilerini tartışmak, adeta onlarla konuşarak, bilgiyi kendine mâl etmek ve tazı sorunlara ağırlık verirken, kimilerini de parantez dışına almak zorundadır. Gerçek bir öğrenme ancak böyle olur. Ayrıca, düşünürün gerçekten yeni olan görüşleriyle, zamanın zorlamaları ve düşünsel alışkanlıktan ile teorisine yansıyan bölümlerini birbirinden ayırabilme bilgisi ve yazarın ne zaman gerçekten kendi kalbini ve akimı kullandığının, ne zaman da söz gevezeliğine kaçtığının anlaşılması gibi en gerekli konular, hiçbir zaman öğretilen şeyler olmamaktadırlar.