Yine de Freud, bu noktada nevroz ve dinî pratikler arasındaki benzerlikler kadar farklılıkları da vurgulamaya özen göstermiş ve “takıntılı nevrozun hususi bir dinin yarı komik yarı trajik bir parodisini sunduğu" sonucuna varmıştır. Aynı zamanda, pek çok hastanın takıntılı eylemler gerçekleştirmesinin bilinçdışı nedenlerinin farkında olmaması gibi, pek çok dindar insanın da kendisini dini uygulamalara iten motivasyonların farkında olmadığını söylemeye devam etmiştir. Hem takıntılı nevrotiklerin hem de dindarların bilinçdışı bir suçluluk duygusuyla motive olduklarını belirtmiştir. Bu suçluluk duygusunun “kaynağını erken dönemdeki belirli zihinsel olaylardan aldığını, fakat sonradan bir tahrik durumunda ortaya çıkan yenilenen ayartmalarla sürekli olarak yeniden canlandığını” ekleyerek bir paralellik daha kurmuştur.
Üzerinde bir yargıya varacağın konuda bilgi sahibi değilseniz, ne söylenilenlere inanmalı, ne de onları yadsımalısınız. Yapacağınız şey anlatacaklarımı dinlemek, üzerlerinde düşünmektir. İnsanın kafasında öyle kolayca kanılar oluşmaz; zahmet çekilmeden birtakım kanıların içte oluşması sağlanmışsa, bunların bir değer taşımadıkları ve dışarıdan bir saldırıya dayanacak güçte olmadıkları çok geçmeden anlaşılır.
Imago, Freud'un psikanalizi toplumsal ve antropolojik sorunlara uygulamasını gösteren dört makaleden ilkini yayımladı ve burada insan toplumunun nasıl ortaya çıktığına, özellikle de ilk insanın dinî inançlarının nereden geldiğine dair görüşünün ana hatlarını çizdi." Totem and Taboo [Totem ve Tabu] 1913'te kitap olarak yayımlandı, gerçi Freud din hakkındaki görüşlerini bundan birkaç yıl öncesinden dile getirmeye başlamıştı. 1907'de "Obsessive Actions and Religious Practices” başlıklı makalesine şöyle başlıyordu: “Nevrotik rahatsızlıklardan mustarip kişilerde takıntılı olarak adlandırılan eylemler ile inananların dindarlıklarının ifadesi olan ibadetler arasındaki benzerlikten etkilenen ilk kişi şüphesiz ben değilim." Ona göre bu benzerlik yüzeysel olmaktan öte bir şeydi ve “nevrotik törenlerin kökenine dair bir kavrayış, dinî yaşamın psikolojik süreçleri hakkında analoji yoluyla çıkarımlarda bulunma konusunda bizi cesaretlendirebilirdi."
Psikanaliz, 1900'de The Interpretation of Dreams [Rüyaların Yorumu] ile meşhur bir şekilde takdim edilmiş ve ortodoks tıp mesleği tarafından hoş karşılanmamıştır. Ancak Freud'un ve öğrencisi Carl Jung'un 1909'da Amerika Birleşik Devletleri'ni ziyaretiyle, psikanaliz daha da genişleyen küçük, sadık ve giderek büyüyen bir takipçi çevresi sağlayarak çeşitli kesimlerden kabul görmüştü. Rüyalar'ın baskın fikri, bir gözlemcinin de belirttiği gibi, uykuda bilinçdışımızı koruyan nöbetçinin adeta görevden ayrıldığı ve normalde gömülü tutulan fikirlerin ve duyguların sembolik ve kılık değiştirmiş biçimde de olsa serbest bırakıldığı şeklindeydi.
Böylece bilinçdışında fikir çağrışımları mantıksal bağlamları dikkate almaksızın yollarına devam ederler. Birbirine benzeyen aynı olur, negatif olan pozitifle eşdeğer duruma gelir. Aynı şekilde irade yoluyla belirlenen eğilimler de çok kolay yer değiştirebilir, tıpkı uzun bir zincirin parçalarından oluşa ve rasyonel bir temeli olmayan çağrışımlar gibi biri diğeriyle pekala yer değiştirebilir.