‘Üzüntü hayat veren bir akışkanlık ve yenilenme sağlayabilen bir duygu olmakla birlikte çok az insan üzüntüsüne hoşgeldin der. Mutluluk ve sevincin, hepimizin her zaman hissetmesi gereken tek duygu olarak ilan edildiklerinde tehlikeli olabildiklerini de görebiliyorum. Sadece mutluluk duygusunu hissetmek uğruna, öfkenin koruyuculuğundan, korkunun sezgiselliğinden, üzüntünün yenileyiciliğinden ve depresyonun yaratıcılığından mahrum bırakıldıktan sonra yaşamları içten içe infilak eden çok sayıda insan gördüm.’
Hiç kimse hastalığının kendisi değildir ve hiç kimse bunu kendine yapmamıştır- bilinçli, kasıtlı veya taksirli şekilde. Hastalık, hepsi fiziksel ve psikolojik çevreyle etkileşime giren ; nesiller boyu süren acıların, sosyal koşulların, kültürel şartlanmanın, çocukluk çağı travmasının, insanların streslerinin ve duygusal geçmişlerinin yükünü taşıyan fizyolojinin bir sonucudur.
Bir insanı ‘dramatik’ bulup bulmamak kendi hassasiyet seviyemize bağlıdır. Bir başkasının bizden farklı bir hassasiyet seviyesine sahip olabileceği gerçeğinin , o insanın gerçeğinin inkarıdır.
‘DEB’li çocuklar çevrelerinin olumsuz yönlerine karşı oldukça hassas olabilirler ancak madalyonun diğer tarafı olumlu değişikliklere eşit derecede duyarlı olmalarıdır’