Dışarıdan dayatılan manevi bir darbenin uzantısı olan acı, şekil değiştirmek ister; planlar yapıp bilgi toplamaya çalışarak onu buharlaştıracağımızı umut ederiz; sayısız başkalaşım evresinden geçmesini dileriz, çünkü bu, acıyı olduğu gibi korumak kadar cesaret gerektirmez; acımızla birlikte uzandığımız yatak bize daracık, sert, soğuk gelir.
Ne var ki, aklın, gerçeği kavramak için en uygun, en güçlü, en keskin araç olmaması, işe bilinçdışı bir sezgicilikle, önsezilere körü körüne bir inançla değil de, akılla başlamak için, fazladan bir sebep teşkil eder. Kalbimiz veya zihnimiz için en önemli şeyin ne olduğunu, bize mantığın değil, başka güçlerin gösterdiğini, yaşadıkça, adım adım, tecrübeyle öğreniriz. Böylece, başka güçlerin üstünlüğünü kendiliğinden fark eden akıl, mantık yürüterek bu güçler karşısında pes eder ve onlarla işbirliği yapmayı, onlara hizmet etmeyi kabul eder.
Fakat bir başkasına, ondan kopamayacak kadar bağlıysak, kalplerimiz arasında böyle sancılı bir bağ varsa eğer, Venedik gibi en çok arzuladığımız kentler solgun, anlamsız, ölü kentlere dönüşürler.