Ucundan spoiler.
Ahlak sınırlarında usulca gezmekle kalmayıp tatlı tatlı bale yapan bu kışkırtıcı eseri tanımak lazım önce.
Yellowface yani Sarı Yüz ismi, çoğu insanın da bileceği üzere asyalı insanları sözüm ona temsil eden sarı renkten geliyor, Sarı Yüz demekse kendini Asyalı olmasa bile öyle göstermeye çalışan ucube insanlara yapıştırılan bir yafta, bir aşağılama. Bu renk, kitabın içine zerk edilmekle kalmayıp dışında da taşarak tüm kapağa ve koleksiyon ürünlerine kadar yayılmış. Olur da dikkatsiz okuyucu olayın toplumsal azınlık boyutunu kaçırır diye suratımıza suratımıza sokulmuş. İyi de olmuş.
Kitabın özündeki olay örgüsü bir yazarın başarılı yazar arkadaşı öldükten sonra onun henüz yayımlamamış olduğu taslağı evinden (ç)alıp kendi adı ve düzenlemeleriyle yayınlamasının ardından yaşananları anlatıyor. Tehditler, iftiralar, ardı arkası kesilmez suçlamalar, kışkırtıcı prim kasma teşebbüsleri, şizofrenik paranoyalar... İnsanoğlu adına ne ararsanız bulmak mümkün.
Karmakarışık Ahlaki Şemalar.
Olaylara kırılgan, yalnız ve dahası kariyerinde başarısız denemeler yapmış Avrupalı bir yazar olan ana karakter Juniper Hayward'ın gözünden şahit oluyoruz. June hanımefendiyle tek taraflı hasbihal ediyoruz dersem daha doğru olur, çünkü karakterimizin yaşanan olaylara iç monologlar ve refleksif düşünce akışlarıyla verdiği tepkilerle ilerleyen bir kitap bu. Bunlar Kuang'ın birebir kendi öz düşünceleri değilse hiçbir şey bilmiyorum. Neyse.
Kitapta en sevdiğim şey, bir karakterin iç hesaplaşmalarına ve buhranlarına; ister duygusuzca pragmatik, isterse de nedensizce iyimser olsun tüm çıplaklığıyla şahit olmaktı sanırım. Yaptığı her bir etik dışı davranışı kendiyle hesaplaştığı anda nedenselleştirmesi, olumlu bir zemine oturtarak kendini yaptığı herhangi