Spoiler yok.
Kurşuni su, kurşuni gökyüzü, kurşuni yol.
Yazarın bu kıyameti düşlerken aklında tek bir renk vardı. Belirsizlikler içinde yok olan dünyada geriye kalan bir avuç insan tek bir şeyden emindi: Çaresizlik içinde ağla, elindeki kendine doğrulttuğun tabancayla tereddütlerle dolu anlar yaşa, gasp et, yağmala, öldür, dahası konserve bulamazsan insan eti ye.
Kitap uzun betimlemeler ve minumum seviyede iletişimlerle ilerliyor. Bir baba, bir oğul, iki mermili bir tabanca ve erkenden pes etmiş, soğuk tenli bir ana. Toplum çökmüş ve hayat artık kırıntı kemirilip insanların vahşi hayvanlarmışcasına birbirinden kaçtığı bir döngüden oluşuyorken birbirinden başka bir şeye sahip olmayan, içindeki dünyaya tezat, sevgi dolu bir baba-oğulun mevcut insanoğlu gibi canavarlaşma tehlikesiyle mücadele ederek hayatta kalmaya çalışmalarını umutsuzca takip ediyorsunuz. Dünya o kadar kötü durumda ki babanın yanındaki çocuğu gören her kıyametzede, hâlâ tecavüze uğrama veya pişirilip yenme akıbetiyle karşılaşmamış olan bu çocuğu hayretler içerisinde izliyorlar.
Yazarı bir noktada tebrik etmeliyim ki yukarıda bahsettiğim onca dehşetengiz hadiseden ve atmosferden ayrı şekilde iç ısıtan, empati dolu, sevgiyi hissedebildiğimiz bir aile dinamiği kurabilmiş. Baba kendini çocuğu korumaya adamış ve çocuk ise içine doğduğu dünyadaki tek dayanağına sarılmış şekilde göçebe bir hayat yaşayıp gidiyorlar. Ta ki...
Kitapta bir çok arkaplan hikayesi açıklanmamış. Bunu yazarın bir tercihi olarak yorumluyorum, çünkü takip ettiğimiz karakterler de yaşanmış olaylardan bir o kadar bihaber. Örneğin kıyametin, çıkan yangınların sebebi ne? Belirsiz. Çünkü insanların öğrenmeye zamanı olmamış bile. Çocuğun yaşı belirsiz çünkü baba da oğlunun kaç zamandır hayatta olduğunu bilmiyor. Babanın geçmişinde nasıl bir