Kalp, yürek, gönül.
İşte size üç benzer kelime. (…)
Türkçe bilen herkesin kabul edeceği gibi kalpsiz “acımasız”, yüreksiz “korkak”, gönülsüz ise “isteksiz” demektir.
Bu örneği, Türkçeyi sadece Orta Asya kökenli kelimelerle sınırlı tutmak ve var olan birçok kelimeyi kullanımdan sürüp atmak isteyenlere karşı verdim.
İlk gençlik çağlarımdan beri, öztürkçecilik akımının doğru bir yaklaşım olmadığını düşünürüm.
Ama insan yaşlandıkça olgunlaşmalı, yeni yetme bir genç gibi kendini ispat etme çabasından vazgeçmelidir.
Çünkü artık yarışta değil jüridedir. Altın değil sarraftır. Değerlendirilen değil değerlendirendir.
Eğer bir roman, ne kadar önemli bir konu anlatırsa anlatsın, sizi sıkıyorsa, içinize fenalıklar basmasına neden oluyorsa, en iyisi kaldırıp bir kenara koymaktır. Borges de bunu tavsiye eder ve ekler:” Dünyada okunmayı bekleyen o kadar iyi kitap var ki!”
İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur. Falan kimse kendini başkalarının efendisi sanır ama böyle sanması, onlardan daha da köle olmasına engel değildir.
Zaten zeki insanlar kurnaz olmaz, kurnazlar da zeki. Bu iki kavram arasında kesin bir zıtlık vardır. Einstein da kurnaz değildir, Mevlana da, Nietzsche de, Hz. İsa da. Herhangi bir sokak kurnazı, bu büyük insanları iki dakikada kandırmayı başarabilir. Çünkü hem küçük hesaplara akılları ermez onların hem de insanlıkla ilgili yüksek düşünceleri bu derece alçalmayı kavrayamaz.
Zeka, rüyaları olan büyük insanlara; kurnazlık ise “köşeyi dönmeye çalışan” küçük insanlara özgüdür.