Bu yazardan ilk defa kitap okuyorum. Gerilim kitapları severim ve bence bu kitabın gerilim dozu 3.8/5. Yazım dilini bilmediğim bir yazardı ama kesinlikle çok akıcı bir kitaptı. Başka kitaplarına mutlaka bakacağım. Sonlara doğru gerilimin dozu arttı ve ters köşesini sevdim.
BURADAN SONRA SPOİL İÇERİR!!!
Kitabın başlarında açıkçası Tricia'nın büyük bir sırrı olduğunu düşünüyordum. İlk başta konunun onunla alakalı olduğunu düşündüm ancak yazar eşine hamilelik haberini vermekten çekinen imajı çizince ve dinlediği kasetlerdeki EJ'den dolayı ben Tricia'yı tamamen elemiştim okurken ve EJ'i eşi Ethan sandım neden E harfi çünkü ama bazı noktalarda aklım Tricia bu kadar olamaz diyordum ama kesinlikle bunu beklemedim. Ve sonlara doğru doktorun EJ'i öldürmesi beni şok etti. Doktordan kesinlikle böyle bir şey beklemiyordum. Ben açıkçası EJ'in doktoru öldürmesini bekliyordum ve evdeki yaşayan kişiyi de EJ sanmıştım.
Sonunu da artık okuyana bırakayım.
Sonuç olarak sonu beni şaşırttı ve tatmin etti. Gece üç küsürde kitabı okursanız gerilim oranı daha da artıyor. Denendi ve onaylandı. Başarılı bir kitaptı bence.
Nefis diyor ki...
İnsan nefsi içinde konusan sestir. Eğer güzel bir şey yapacakken içinden bir ses konuşmaya başlıyorsa bil ki nefsin sana bela olmuş. Kitap farklı iki zamanda geçiyor. İstanbul da babasını yeni kaybetmiş kahramanımız gezerken rastgele girdiği kitapçıdan öylesine bir kitap alıyor. Onu en çok etkileyecek kitap olduğunu bilmeden. Kitapta Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri'nin hayatı anlatılmış. Akıcı bir sekilde yıllar süresince iki zaman arasinda gidip geliyoruz. Kadı Mahmut Efendi tam mesleğinin zirvesinde iken,bir gece gördüğü rüya ile kendisini bir bilinmezin içinde bulur. Öğrencilik yıllarındaki ihlasin kendisinden gittiğini düşünür. Ve yolu Üftade Hazretlerinin dergâhına düşer. Burada nefsini eğitmek için önce ciğer satar, daha sonra abdesthaneleri yıkar. Aradan geçen zamanda da hocasının dizinin dibinden ayrılmaz. Ancak zamanla artık kendi dergahini kurmasını gerekir. Ve hocasının yönlendirmesi ile İstanbul'a gelir. Tüm bu süreçlerde sürekli nefis muhasebesi yapar. Nefsini öldürmenin yollarını arar. Kitapta bu bölümleri nefsin ağzından dinliyoruz. Onu yoldan çıkarmak için her şeyi yapmasına rağmen yıllar geçtikçe nefsi kendisine tabi olur. Diğer taraftan şimdiki zamanda yaşayan kahramanımız ise kitabı akıl almaz bir şekilde çok anlamlı bulur ve hayatında yaşadığı tevafuklarla beraber yeni bir sayfa açar. Kitabını dili son derece akıcı ve güzeldi. Uzun zamandır okuduğum en güzel kitap diyebilirim. Sonunda ise Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri ruhunu teslim ederken nefsi de ona teslim olmuştur. Kitabın son sayfalarında nefsin kendini anlattığı bölüm çok etkileyiciydi. Ne olursa olsun kıyamet gününe kadar vazgeçmeyeceğini insanın kendisine yenilmesi için her şeyi yapacağını açıkça söylüyor. Rabbim nefsini dizgine çekenlerden eylesin. Amin
Alıntılar :
Bu dünya
Konu aslında çok keyifli. Boşanma aşamasında eşinden ayrı yaşayan bir kadın bir arkadaşlık uygulaması keşfediyor. Buluştuğu kişileri analiz edip onlara uygun kitaplar öneriyor.
Ama maalesef kitapta çok büyük mantık hataları var. Kızımız; erkeklerin kadın kıyafetleri giydiği, drag queen barı tarzı deli dolu bir yerde hostes olarak çalışırken birden kitapçıda işe başlamaya karar veriyor. Bu çok garip çünkü karakterin o ana kadar kitaplarla uzaktan yakından alakası olup olmadığını bilmiyoruz. İşin komiği, kitabın hiçbir yerinde de bunu öğrenemiyoruz. Birden kafasına esiyor ve kitapçıda işe giriyor.
Tamam hadi bunu görmezden geldik diyelim, peki ya erkeklerle olan ilişkileri? Profiline seksi kitapçı yazıp davetiyelere cinsel içerikli bulmacalar eklemesine rağmen buluştuğu erkeklerin sadece cinsel ilişki amacıyla gelmesini garipsemesi? Hikayeye göre kızımız çok fazla kitap okumuş ve kendini geliştirmiş biri. Liseli ergen bir kızın bile yapmayacağı bu hareketi yapıp duruma anlam verememesi inanılmaz saçma.
Kızımız hikaye boyunca aşırı masum ve ne yaptığını bilen biri gibi anlatılıyor; ama karaokede karşılaştığı ve kendi söylemine göre çirkin, kilolu bir çocuk sırf iyi şarkı söylediği diye o gece onunla birlikte oluyor. Sadece iyi şarkı söylediği için... :D
Gerçek hayatta böyle karmaşık duygularla yaşayan ve çelişkili davranan milyonlarca insan var ama hepsinin arka planında travmalarla dolu bir hayatı oluyor. Kızımız ise disiplinli bir ailede yetişmiş, iyi bir evlilik yaşamış (ayrılma nedeni sıkılması).
Kısacası spontane yazılmış bir karakter ve hikaye; ama tepkileri komik, davranışlarını incelemek yine de keyifliydi. Konu çok güzelmiş, keşke yazar bu potansiyeli heba etmeseymiş.
Yazıya nereden başlasam bilemiyorum. Akşam saat beşten beri kitap elimde; yarım saatte bir açıp okuyorum, dayanamayıp kapatıyorum, sonra yine elime alıyorum. Belli ki bu gece bitireceğim.
Beni az çok tanıyanlar bilir; 19. yüzyıla, Rönesans dönemine ve özellikle de İkinci Dünya Savaşı’na acayip bir ilgim var. Nazi Almanyası’nın o tıkır tıkır işleyen bürokratik deliliğini, toplama kamplarının arkasındaki lojistiği, kimin hangi cephede ne hamle yaptığını hemen hemen ezbere bilirim. Konunun külliyatına bu kadar hakimken, bu kitaba bu kadar geç başlamış olmak kendime kızdım.
Ama iyi ki de şimdi okumuşum. Gerçek edebiyat insanı her zaman, ne yapıp edip bir yerinden yakalıyor ve kazanıyor zaten. Bu kitapta da tam olarak bu oldu. Gece’de hiçbir süslü dil, edebi bir şov ya da ağdalı tasvirler yok. Canımı en çok yakan, beni sarsan da bu çıplaklığı oldu. Kitap bağırmıyor, sadece fısıldıyor.
Çünkü bunca zaman okuduğum o tarih kitapları, belgeler, rakamlar bir noktadan sonra insanı hissizleştiriyor. "Toplama kampı" diyorsun, gaz odası diyorsun ve geçiyorsun. Ama Wiesel seni o buz gibi gerçekle baş başa bırakıyor. Kitapta kampa ilk adım attığı gece tanık olduğu o sahne zihnimden çıkmıyor mesela: Kamyonlardan o koca ateş çukurlarına dökülen, diri diri yakılan o küçücük çocuklar, bebekler... İnsan bunu okurken bildiği tüm o teorik bilgileri, stratejileri unutup kalakalıyor.Tam o anı anlatırken kitapta geçen şöyle bir cümle insanın içine işliyor;
"O geceyi, kamptaki ilk gecemi asla unutmayacağım; hayatımı yedi kez kilitlenmiş tek bir uzun geceye dönüştüren o geceyi. O dumanı asla unutmayacağım. Küçük çocukların bedenlerinin sessiz bir gökyüzü altında alevlere dönüşmesini asla unutmayacağım. İnancımı sonsuza dek tüketen o alevleri asla unutmayacağım."
İşte bu yüzden kitabın adı Gece.
Gece Yarısı Kütüphanesi severler burada mı?
O zaman Gece Yarısı Treni’ne hoş geldiniz
Hayatınızın sonuna geldiğinizde, bir trenle geçmişinize yolculuk etseniz hangi durakta inmek isterdiniz?
Matt Haig, Gece Yarısı Kütüphanesi ile aynı evrende geçen bu son romanında yaşanmışlıklar, pişmanlıklar ve ikinci bir şans arayışı üzerine düşünmemizi sağlıyor. Bazı anların hayatımızın en kıymetlileri olduğunu, ya da tüm hayatımızı etkileyecek birer dönüm noktası olduğunu anlamadan o anları ıskalayabiliyoruz. Kıymetini anlamak için ise bazen bir ömür geçmesi gerekiyor.
81 yaşında hayatın kıyısına gelen Wilbur Budd bir işkoliktir ve hayatının aşkını ihmal ederek sonunda kaybetmiştir. Acaba onu kazanmak için ikinci bir şans yakalayabilecek mi?
Gece Yarısı Kütüphanesi’ni okuyanlar için kitapta bir Nora Seed sürprizi de var
İki farklı dönemin geçtiği ve sonlarına doğru bir uçta birleştiği romanda ben Osmanlı dönemi kısmını daha çok beğendim. Anlatılan hikayeler sürükleyici ve güzeldi. Öte yandan sonunun daha farklı bitmesini isterdim. Yazarın okuduğum ilk kitabıydı ve genel itibariyle başarılıydı.