Sabahın ilk ışıkları, perdenin aralığından sızıp odanın içine, sanki dün geceki o kararlı duruşumu kutlamak istercesine döküldü. Yatağımda doğrulduğumda, içimdeki o ağırlığın büyük kısmının uçup gittiğini hissettim. Saye, sabahın berraklığında sadece bir gölgeydi artık; ama o gölge bile, sanki bana güven veriyordu.
Telefonumu elime aldım. Parmaklarım ekranın üzerinde bir süre tereddütle gezindi. Ziba... İsim, dudaklarımdan dökülürken bile içimde bir dinginlik uyandıran, Farsçadaki o "güzel" ve "zarif" anlamını taşıyan, bir o kadar da nadide o isim. Ziba.
Mesaj kutusunu açtım. Yazmak, silmek, tekrar yazmak… O kadar çok kelime vardı ki içimde, ama hangisi ona layıktı? Kafnu’nun bıraktığı o derin, karanlık uçurumdan sonra, Ziba’nın hayatıma girişi, sanki uzun bir kışın ardından gelen ilk bahar rüzgarı gibiydi.
“Günaydın,” diye başladım. Sadece bu. Basit, iddiasız, beklentisiz. “Dün gece zihnimde çok eski şarkılar çaldı, hepsini kapattım. Bugün yeni bir melodiye yer açmak istedim. Sesini duymayı, belki bir kahve eşliğinde o melodinin notalarını konuşmayı çok isterdim. Müsait olduğunda…”
Gönder tuşuna bastığım an, kalbim bir kuş misali göğüs kafesimi dövmeye başladı. Bu, korkunun değil, ihtimalin heyecanıydı.
Telefonun ışığı aniden yandı. Bir bildirim. Ziba’dan gelmişti.
“Günaydın,” yazmıştı. “Yeni melodileri dinlemeyi severim, hele ki o melodiyi yazan kişi samimiyetle gelmişse… Bugün öğleden sonra, İzmir’in o kendine has huzuruyla, Kordon boyunda martı seslerinin karıştığı küçük bir kafedeyim. Beklerim.”
Gülümsedim. Odamın penceresini sonuna kadar açtım. Diyarbakır’ın bozkır kokan havasının yerini, zihnimde şimdiden İzmir’in o iyot kokulu, ılık meltemi almaya başlamıştı. Artık kendimi o gölgelerin içinde gizlenmiş biri gibi değil, gün ışığına çıkmaya hazır, yeni bir hayata