“Kulübenin parasına kaç kişi kaldı?”
Bu çok uzun bir yazı olacak.
Kitap okumak benim için her zaman yeni biriyle tanışmak gibi olmuştur. Karakterlerin hikayelerine kendimi kaptırıp giderim çoğu zaman ama derdiyle dertlendiğim karakter sayısı yok denecek kadar azdır. Akışa kapılırım ama akıştan etkilenmem. Bu kitapla bu durumun dışına çıkıp beni hikayenin her anlamıyla içine çekti yazar. Kitap; çok gerçekçi, çok dokunaklı, hayatın çok içinden. “Bu kadarı da olmaz, bir insanın başına bu kadarı da gelmez,” dediğiniz yerde tam da o kadarının olabileceği gerçeği yüzünüze çarpıyor. Hikaye buram buram duygu yüklü, öyle ki Değersiz Bir Hayat okurken ağladığım ikinci roman oldu. Bir gün bir kere daha uzun uzun, sindire sindire okuyacağımdan eminim.
Buradan gerisi SPOILER içerikli olacak o yüzden okumayanların okumamalarını tavsiye ederim.
Hikaye Jude ismindeki avukatın etrafında olup bitenler ve bu hayatın kargaşasına katılmış yan karakterlerin de öykülerini barındıran uzunca ve etraflıca bir hikaye. Çocukluk anılarını saymazsak Jude’un yaklaşık 30 senesini anlatıyor.
Kitabın psikolojik çözümlemesine bayıldım. Karakterlerin zihinlerine öyle giriyor ki “Bunu neden yaptı şimdi?” diyemiyorsunuz. Ayrıca Jude’un depresyonunu işlerken girdiği şematik düşünceleri de psikolojik okumalara ilgi duyan kişileri doyuracak cinsten. İstismara uğramaya başladığında kendini yerden yere vurarak içindeki öfkeyi dışarı vurması ve bu yüzden dayak yemesi, dayak yedikten sonra bayılması ve istismar anlarında zihnen orada olmayışının bu öfke nöbetlerinde kendine zarar vermesini tetiklemesi ve böyle bir döngüye kapılması, Caleb’le olan ilişkisinde nasıl kendisini küçük gördüğü, her kötülüğü hak ettiğini düşünmesi, Harold’un her an onu terk edeceğini düşünmesi hatta öldüğünde bile onu kandırdığı için