R. F. Kuang’ın Sarı Yüz kitabını tamamen tesadüfen bir arkadaşımın evinde gördüm. Kapağındaki “yılın en iyi romanı” tarzı övgüler ve sosyal medyada sürekli karşıma çıkması yüzünden beklentim oldukça yüksekti. Fakat kitabın büyük kısmı benim için ciddi anlamda hayal kırıklığı oldu.
Kitap boyunca aynı düşünceler ve aynı iç monologlar tekrar edip duruyor. Ana karakterin kıskançlığını, huzursuzluğunu ve paranoyasını onlarca sayfa boyunca okumak bir noktadan sonra yorucu hale geliyor.
En büyük problemim ise kitabın “çok şey söylüyormuş gibi yapıp” aslında oldukça basit kalmasıydı. Sosyal medya linci, iptal kültürü ve kimlik siyaseti gibi konular sürekli öne çıkarılıyor ama derinlikli bir tartışma yerine daha çok internet tartışmalarının romanlaştırılmış hali gibi hissettirdi. Karakterler de bana gerçek insanlardan çok belli fikirleri temsil etmek için yazılmış figürler gibi geldi.
Akıcılığı tamamen kötü değil,özellikle son bölümlerde tempo biraz artıyor. Ama genel olarak kitabın gördüğü büyük övgüyü kişisel olarak anlayamadım. Açıkçası bu kadar abartılacak bir roman olduğunu düşünmüyorum; hatta yer yer ciddi bir zaman kaybı hissi verdi.
Klasik Zweig tarzı. Savaş karşıtı bir ressamın bir seçim yapmak yolunda verdiği iç savaşı okuyoruz. Özgür olmak istediği halde kendi kararlarını kendi verebilecek iradeye sahip olmadığını düşünerek bir mengeneye sıkışıyor, sizi de sıkıştırıyor aynı zamanda. Kahramanın kendisine karşı verdiği mücadeleyi okudukça insanın içini hüzün kaplıyor. Bu dünyada yapayalnız olduğunu, omzunda ne kadar büyük bir yük taşıdığını, karısının cesaretsizlik ve korkaklık olarak adlandırdığı ama aslında çok güç ve zor olan bir kararının ikilemini iliklerinize kadar hissettiriyor yazar. Kısa öykü olmasına rağmen her cümlesi anlam yüklü, tek solukta okunabilecek bir kitap.
Kitap insanoğluna bir baskı yöntemi uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getiren bir düzeni anlatıyor. Hiçbir kanunun olmadığı anarşist bir düzende kafasına göre suç işleyen bir genç günahıyla kıyaslanamayacak denli büyük bir cezayla cezalandırılıyor. Seçme hakkı elinden alınıyor, zorla “iyiliğe” zorlanıyor. Toplumun kabullendiği davranış türlerine boyun eğmek zorunda kalıyor, sadece iyilik yapmakla görevli küçücük bir makine haline getiriliyor. Zevk aldığı, kendi iradesi dahilinde hiçbir şeyi yapamaz halde, yaptığı takdirde dayanılmaz bir ıstırap duyuyor. Okudukça siz de onunla beraber acı çekiyor, mevcut düzene isyan ediyorsunuz. Bu kitabın bende bıraktığı etki uzun süre devam edecek sanırım :)