Bu hafta ilginç bir deneyim yaşıyorum . Toplum ve insana ait çoğu uyaranın minimum seviyede olduğu bir ortamda. Biraz ürkütücü , ama merak ve heyecan da içeriyor .
İki benlik arasında ilk defa bu kadar net bir çizgi üzerinde durmaya çalıştım :
>İlişkisel benlik: Başkalarıyla etkileşim içinde ortaya çıkan ben.
>Varoluşsal benlik: Hiçbir rolüm, görevim ve tanıklık eden kimse olmasa da var olmaya devam eden ben.
Ben, bana bakan gözler olmadan kimim?
Bunların hangisi gerçekten benim seçtiğim değerler?
Bunları sorabileceğim Nietzsche ve psikoloji okumaları imdada yetişiyor.
Quasimodo
@Ysryrdsvn
·
Kendim hakkında belirlenmiş bir şeye inanmaya karşı bir tür isteksizlik olmalı bende...
İnanmak
Bardaktan seni içmek
Seni teneffüs etmek havada...
Dolaşmak, dolaşmak sana dönmek
Seni bulmak yuvada...
Yolumuzda aylar, yıllar
Basamak basamak...
Basamakların çıkamadığı yere
Kanatlarınla çıkmak...
Boşaltmak takvimden günleri
Günlerin üstünden yollara bakmak
Rüzgarla esmek, sularla akmak...
Baharı yollamak yollara
Alıkoymak bir nisanın tadını...
Dışarda herkes gibi seslenmek sana
Ve koynunda söylemek asıl adını...
İnanmak, inanmak, inanmak
Ninnilerinle uyuyup, türkülerinle uyanmak...
Arif Nihat Asya
Tüm bu insan hareketliliği ile derinden etkilenmiş hissediyordum. Bazen böyle duygusal bir ruh hali saldırır bana… Eğimli pazar meydanında durmuş, geçen insanlarla yavaş yavaş güçlü bir birlik duygusuna kapıldığımı hissetmiştim. Her adam benim erkek kardeşim, her kadın da benim kız kardeşimdi. Birbirimize çok benziyorduk. Kırılgan, geçici ve kolaylıkla yok edilebilir. Bizim için iyi bir şey olmayan gökyüzünün altında güvenle ileri geri gidip geliyorduk. Bahar bizim için sadece, arkasından ölümün güçlü ordularının gelip kent duvarlarını kuşattığı kısa bir araydı. Bir kuşatma altında yaşıyoruz. Bir anın her bir küçük parçasına yakından baktığında, insanın korkudan nefesi kesilir.