OKUR YAZAR MUHAMMED Müslümanlara ısrarla öğretilen anlatıya göre Muhammed, okuma-yazma bilmeyen, cahiliye dönemi Arap toplumunun görüşlerinden, kültüründen ve bilimsel birikiminden tamamen bihaber, ümmî bir çoban ve tüccardı. Bu iddia, Kur’an’ın ilahî bir mucize olduğunu kanıtlamak için kullanılır: “Okuma-yazma bilmeyen bir adam nasıl olur da böyle bir kitap getirir?” Ancak tarihî gerçekler bu resmi tabloyu ciddi şekilde sorgulatır. Muhammed, Mekke’nin önde gelen tüccarlarından Hatice’nin kervanlarını yönetmiş, Şam ve Suriye gibi Bizans ve Hristiyan kültürünün yoğun olduğu bölgelere defalarca seferler yapmıştır. Kültürel etkileşimin, Yahudi, Hristiyan, Zerdüştlük ve pagan geleneklerin bolca bulunduğu bir ortamda yıllarca ticaret yapmış, insanlarla yoğun diyalog kurmuştur. Bu süreçte dönemin hâkim fikirlerini, efsanelerini, bilimsel ve dinî bilgilerini yakından tanıma fırsatı bulmuştur. Kur’an’da yer alan birçok unsur – yaratılış kıssaları, önceki peygamberlerin hikâyeleri, cennet-cehennem tasvirleri, hatta bazı bilimsel iddialar – o dönemde Arap Yarımadası’nda ve çevresinde zaten bilinen, Yahudi-Hristiyan kaynaklarında veya halk anlatılarında dolaşan bilgilerdir. Bunların Kur’an’a aktarılması, metnin ilahî bir kökenini değil, aksine dönemin kültürel birikiminin bir sentezini işaret eder.
Maskeler düşünce gerçekler acıtır kral
1000Kitap
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Dünyada kabullenilemeyen gerçek kadar ağır yük yok kanımca. En büyük imtihan ve zorluklar dahi kabullenildiğinde yada gönüllü yüklenildiğinde Allah insana onu aşacak gücü veriyor ama kabullenemediğimiz gerçekler belimizi fena büküyor...

Şenay

@senayoktnnn
·
Kalbi, kabullenemediği gerçeklerle doluydu..
Alıntı
Birini çok sevdiğimizde, onun hata yapabileceğini, bencil davranabileceğini ya da canımızı isteyerek yakabileceğini kabul etmek sandığımızdan çok daha zordur. Çünkü böyle bir gerçekle yüzleşmek yalnızca karşımızdaki kişiye olan güvenimizi değil, onunla kurduğumuz tüm anlam dünyasını da sarsar. Bu yüzder bazen gerçekler açıkça ortada olsa bile "Öyle demek istememiştir", "Aslında niyeti kötü degildi" ya da "Mutlaka bir açıklaması vardır" diyerek gördüklerimizi yeniden yorumlamaya çalışırız. Çogu zaman bu, karşımızdaki kişiyi korumaktan çok kendi içimizde kurduğumuz hikâyeyi ayakta tutma çabasıdır. Çünkü onun düşündüğümüz kişi olmadığını kabul etmek; verdiğimiz emeği, sevgiyi, zamanı ve bağladığımız umutları da yeniden değerlendirmeyi gerektirir. Böyle anlarda zihnimiz, elimizdeki gerçeklerle inanmak istediklerimiz arasında sıkışır. Karşımızdaki insanın potansiyeline, olabileceği hâline tutunur; sergilediği davranışları görmek yerine içindeki iyiliği görmeye devam etmek isteriz. Oysa görmezden gelinen her gerçek, zamanla ilişkideki alanımızı daraltır ve kendi sesimizi duymamızı zorlaştırır. İnanmak istemenin sunduğu o güvenli konfordan çıkıp olanı olduğu gibi görebilmek bazen can yakar; fakat hakikatin verdiği acı, kendimizi kaybettiğimiz bir yanılsamanın içinde. yaşamaktan çok daha iyileştiricidir
Duygu ve Düşünce
Çünkü bazı gerçekler huzur vermez..
Bize apaçık gerçekler gibi görünenlerin güvenilir olmayan varsayımlara dayandığını fark etmek can yakıcı. Çıplak bir dürüstlüğün ödülü huzur kaçıran bir belirsizlik oluyor. Kendimizi kandırmayı bıraktığımızda zihnimizi yatıştıran kesinliği kaybediyoruz, anlam yara alıyor ...
1000Kitap