6 Şubat depremleriyle yüzümüze çarpan tablo...
Seküler çevrelerin yıllardır sorgulanmadan tekrarladığı bir cümle var. "Din terakkiye mânidir" Bu söz, çoğu zaman ne açık bir tanıma dayanır ne de samimi bir muhasebeye. Daha çok, laik, seküler cumhuriyet düzeninin kendisini ilerlemenin tek meşru kaynağı olarak sunabilmesi için kullanılan ideolojik bir ezberdir. Oysa bu iddia, hem tarihsel gerçeklikle hem de bugün yaşananlarla ciddi biçimde çelişmektedir.
Terakki nedir? Sadece teknik bilgi üretmek midir, yoksa ahlâk, emanet, sorumluluk ve insan hayatına verilen değer midir? Eğer terakki yalnızca beton dökmek, diploma vermek ve kurum çoğaltmaksa, bu ilerleme kimi korumuş, kimi ezmiş, kimi gözden çıkarmıştır? Bu sorular sorulmadan dinin ilerlemenin karşısına konulması, meseleyi bilinçli biçimde saptırmaktır. Bugün 6 Şubat depremleriyle yüzümüze çarpan tablo, bu saptırmanın artık sürdürülemez olduğunu göstermiştir. Yıkılan şehirler, çöken binalar ve enkaz altında kalan on binlerce insan; doğrudan laik ve seküler cumhuriyet sisteminin ürettiği bir düzenin sonuçlarıdır. Bu binaların projelerini çizen mimarlar, bu sistemin okullarında yetişmiştir. Mühendisler bu sistemin üniversitelerinden mezun olmuştur. Denetimler bu sistemin yasalarına göre yapılmış, ruhsatlar bu sistemin belediyeleri tarafından verilmiş, imar afları bu sistemin meclislerinden geçirilmiştir. Devlet sekülerdir, hukuk sekülerdir, eğitim sekülerdir, denetim sekülerdir. Buna rağmen ortaya çıkan sonuç topyekûn bir ihmal ve sorumsuzluk olmuştur. Tam da bu noktada tanıdık bir refleks devreye sokulmaktadır. Kimse çıkıp açıkça "Bu yıkım dinin sonucudur dememektedir; fakat hemen ardından "zihniyet sorunu", "geri kalmışlık", " kâfir Çinlinin binası 9. Depremine dayanıyor, dindarların ülkesi çöktü" ve özellikle "din