TARİHSEL SOSYOLOJİ VE SİYASAL TEOLOJİ BAĞLAMINDA DİNÎ SÖYLEM
Puan vermedi
TARİHSEL SOSYOLOJİ VE SİYASAL TEOLOJİ BAĞLAMINDA DİNÎ SÖYLEMİN MEŞRUİYET ÜRETİMİ: ANTİK İMPARATORLUKLARDAN POST-SEKÜLER TÜRKİYE’YE BİR İKTİDAR ANALİZİ Din olgusu, insanlık tarihinin yalnızca metafizik ve aşkınlık eksenli bir fenomeni olarak değil; aynı zamanda siyasal egemenlik ilişkilerinin, ekonomik tahakküm biçimlerinin ve ideolojik hegemonya mekanizmalarının kurucu bileşenlerinden biri olarak değerlendirilmelidir. Tarihsel süreç içerisinde din, bireyin kutsalla kurduğu ontolojik ilişkinin ötesine taşınarak, devlet aygıtlarının meşruiyet üretiminde işlevsel bir aparat hâline dönüşmüştür. Bu bağlamda din, kimi zaman egemenliğin sembolik sermayesi, kimi zaman tahakkümün retorik zemini, kimi zaman ise ekonomik yeniden dağıtım ilişkilerinin kutsal referanslarla rasyonalize edilmesini sağlayan bir hegemonik diskur olarak tezahür etmiştir. Özellikle siyasal teoloji literatürünün işaret ettiği üzere, egemenlik ile kutsallık arasındaki ilişki tarihsel olarak birbirinden ayrıştırılamaz bir mahiyet taşımaktadır. Carl Schmitt’in “modern devlet kuramının bütün önemli kavramları dünyevileştirilmiş teolojik kavramlardır” önermesi, bu dönüşümün teorik çerçevesini sunmaktadır. Devlet, kutsalın dünyevî temsilcisi olarak kendisini aşkın bir otorite düzlemine yerleştirirken; din de siyasal iktidarın toplumsal rızayı üretme kapasitesini artıran bir ideolojik üstyapı unsuruna dönüşmektedir. Antik Yakın Doğu uygarlıklarında dinî söylem, modern dönemdeki ideolojik manipülasyon biçimlerinden farklı olarak daha çıplak bir iktidar pratiğinin metafizik çerçevesini oluşturuyordu. Yeni Asur İmparatorluğu , Ahameniş imparatorluğu ve Eski Mısır siyasal organizasyonlarında fetihlerin temel motivasyonu ekonomik artı-değerin denetimi, verimli tarım havzalarının kontrolü ve ticaret arterlerinin
Carl SchmittReinhard Mehring · Polity · 20131 okunma
Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu
9/10
·248 syf.··
2026 12. kitabı
·
48 günde okudu
·
Okunma: 24 Nisan 2026 18:03
Erving Goffman’ın Metis Yayınları tarafından 2024 yılında 5. baskısı yapılan "Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu" adlı eseri, bireylerin sosyal etkileşim sırasındaki davranışlarını bir tiyatro metaforu üzerinden analiz eden temel bir sosyolojik metin... Goffman, bireyin kimliğinin sabit bir öz olmadığını, aksine toplumsal etkileşim anında izlenim yönetimi aracılığıyla inşa edilen stratejik bir performans olduğunu savunur. Bu performansın gerçekleştiği alanlar ön bölge ve arka bölge olarak ikiye ayrılır; ön bölge, bireyin profesyonellik ve nezaket gibi toplumsal standartlara uygun bir vitrin sergilediği alan iken, arka bölge ise performansın hazırlıklarının yapıldığı ve maskelerin düştüğü mahrem alanı temsil eder. Yazara göre bu bölgeler arasındaki sınırların korunması, bireyin benlik bütünlüğü ve toplumsal düzenin sürekliliği için hayati önem taşır. Etkileşim süreci sadece bireysel bir çaba değil, ortak bir gerçeklik algısını korumak için iş birliği yapan takım performansları üzerine kuruludur. Bu süreçte yer alan muhbirler, hizmet karakterleri veya gizli izleyiciler gibi ayrıksı roller, sahnede sunulan illüzyonu tehdit etme veya pekiştirme potansiyeline sahiptir. Performans sırasında ekip üyeleri arasında kurulan karakter dışı iletişim, izleyiciden gizlenen sinyaller ve şakalaşmalar aracılığıyla rolün yarattığı gerginliği azaltır ve takım dayanışmasını güçlendirir. Goffman, bu süreci izlenim denetimi sanatı olarak nitelendirir; burada hem performansçının savunmacı uygulamaları hem de izleyicinin hatayı görmezden gelen koruyucu uygulamaları toplumsal dengenin korunmasını sağlar. Günümüz gözetim toplumunda ve dijital mecralarda ise bu durum, paylaşılabilir kılınan arka sahneler üzerinden yeni bir boyut kazanmıştır. İnsanlar, dijital platformlarda görünür kalma
1000Kitap
Günlük Yaşamda Benliğin SunumuErving Goffman · Metis Yayıncılık · 2020489 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Puan vermedi·160 syf.··
2026 3. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 28 Ocak 2026 00:39
Pierre Bourdieu, geliştirdiği özgün sosyoloji anlayışıyla 20. yüzyılın en etkili sosyologlarından biri olarak kabul edilmektedir. Sosyolojisinin en ayırt edici yönlerinden biri teori ile pratiği kesin çizgilerle ayırmayı reddetmesidir. O, sosyolojik kavramların yalnızca soyut düzeyde kalmasına karşı çıkarak, geliştirdiği habitus, sermaye ve alan kavramlarını ampirik araştırmalarla birlikte ele almıştır. Benzer biçimde, sosyolojisinde merkezi bir yere sahip olan simgesel şiddet kavramını da yalnızca teorik bir çerçeve olarak sunmamış; bu kavramı farklı toplumsal alanlarda yürüttüğü araştırmalarla somutlaştırmıştır. Bourdieu’nün felsefe eğitimi almış olması, onun sosyolojisini felsefi bir derinlikle beslemiş; ancak bu derinlik, soyut bir spekülasyondan ziyade, sahaya dayalı araştırmalarla birleşmiştir. Bu nedenle Bourdieu’nün sosyolojisi, toplumsal gerçekliği hem kuramsal hem de ampirik düzeyde kavramayı amaçlayan bir “felsefi saha araştırması” olarak değerlendirilebilir. Eril Tahakküm Bourdieu' nün 60' lı yılların başlarında gözlemleme imkanı bulduğu Kabil toplumuna yönelik saha araştırmasıdır. Bourdieu toplumda görülen farklı tahakküm biçimlerinin insanların habituslarına farklı yüklemeler yaptığını çeşitli çalışmalarında işlemektedir. 'Eril Tahakküm' kitabında da erkekler tarafından kadınlar üzerinde kurulan tahakkümün ne gibi toplumsal sonuçları olduğunu ele almaktadır. Buna göre Bourdieu' nün Eril Tahakküm yaklaşımı, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini biyolojik farklılıkların doğal bir sonucu olarak değil, uzun erimli, kolektif ve tarihsel bir toplumsal inşa sürecinin ürünü olarak ele alır. Bourdieu’ye göre biyolojik görünüşler ile bedenler ve zihinlerdeki etkiler, “biyolojik olanın toplumsallaşması” ile “toplumsal olanın biyolojikleşmesi” arasında gidip gelen
Eril TahakkümPierre Bourdieu · Bağlam Yayıncılık · 2014338 okunma
10/10
·500 syf.··
2026 2. kitabı
·
17 günde okudu
·
Okunma: 18 Ocak 2026 14:32
Barbatus (Latince: sakallı, kıllı) evcilleştirilmemiş, yontulmamış olanı çağrıştırır. Romanda Sus Barbatus tek bir hayvan olarak değil; bastırılan düşüncenin, dolaşan hafızanın ve yok edilemeyen ruhun simgesi olarak kurulur. Yaban burada somut bir varlıktan çok süreklilik kazanan bir anlam alanıdır. Romanda “yaban”, yalnızca doğaya ait olanı değil; düzenin dışında kalan, denetlenemeyen ve tehlikeli ilan edilen her şeyi ifade eder. Bu bağlamda yaban, farklılığın kendisi değil; iktidar tarafından insanlıktan çıkarılan farklılıktır. Siyasal düşünceleri nedeniyle dışlanan bireyler de bu “yaban” alanına itilmiştir. Doğa romanda tekil değil çoğuldur; yok edilemez ve sürekli yeniden üretilir. Bu yönüyle doğa, bastırılamayan ideolojik düşüncelerin metaforu hâline gelir. Bireyler susturulabilir; ancak düşünce, doğa gibi dolaşım hâlinde varlığını sürdürür. Orman boşalmaz, fikir tükenmez. Aşırı kara kış, baskı döneminin simgesidir. Zamanın donduğu, sözün askıya alındığı, hareketin sınırlandığı bir atmosfer yaratır. Ancak romanda donmak, yok olmak anlamına gelmez. Tıpkı doğadaki tohumlar gibi düşünceler de baskı altında uyur, birikir ve zamanını bekler. Romanda doğa ahlaki bir özne olarak değil, kayıtsız bir gerçeklik olarak sunulur. Şiddet doğadan değil, insanın doğayla kurduğu yanlış ilişkiden doğar. Bu yönüyle metin, doğayı romantize etmez; aksine insanın doğaya yabancılaşmasını görünür kılar. Romanda yaban, sistem içine alınmak istenir; ancak doğası gereği buna direnir. Yaban ne tam anlamıyla sahiplenilebilir ne de dönüştürülebilir. Hafıza satılamaz, bastırılan anlam elden çıkarılamaz. Metinde bazı kırılma noktaları özellikle belirsiz bırakılır. Bu anlatım tercihi, baskı dönemlerinin yarattığı suskunlukla örtüşür. Söylenmeyen, açıklanmayan ve askıda kalan durumlar, okur
Duygu/Düşünce
Sus Barbatus! 1Faruk Duman · Yapı Kredi Yayınları · 20211,001 okunma
9/10
·238 syf.··
Beğendi
·
2025 117. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 18 Aralık 2025 00:25
Düşle Hakikat Arasında Bir Atlas Puslu Kıtalar Atlası Üzerine Bir Okur İncelemesi İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası, okuru yalnızca bir hikâyenin içine davet etmez; onu, hikâyenin nasıl mümkün olduğu sorusuyla baş başa bırakır. Roman ilerledikçe anlaşılan şudur: Bu eser, anlatılan olaylardan çok, anlatmanın kendisi üzerine kuruludur. Kişiler, mekânlar, zamanlar ve hatta ölümler; hepsi, bir düşüncenin, bir düş hâlinin ya da zihinsel bir kurgunun uzantısı gibidir. Romanın ilk bölümünde karakterler tanıtılırken aslında kaderler de fısıldanır. Sarhoş bir kâtip olarak karşımıza çıkan Kubelik’in ileride bir cerraha dönüşmesi, Bünyamin’in sürekli sınanan bedeni ve kimliği, Uzun İhsan Efendi’nin daha baştan “merkez” gibi konumlanışı… Bunların hiçbiri tesadüf değildir. Yazar, okura daha en baştan şunu sezdirir: Bu romanda sonradan olan hiçbir şey, önceden hazırlıksız değildir. İkinci ve üçüncü bölümlerde roman, düşle gerçek arasındaki sınırı bilerek bulanıklaştırır. Bünyamin’in ölümüyle yaşamı arasındaki gidip gelmeler, yeraltında geçen kuşatma ve mıknatıslı para arayışı, yalnızca macera unsuru değildir. Yeraltı, bu romanda bir mekândan çok bir bilinç hâlidir. Bünyamin’in yüzünün parçalanması ise yalnızca fiziksel bir yıkım değil; eski benliğin silinişi, yeni bir varoluşa zorunlu geçiştir. Dördüncü ve beşinci bölümlerde iktidar ve bilgi meselesi öne çıkar. Büyük Efendi Ebrehe’nin dilenciler üzerindeki mutlak denetimi, paraları tek tek kontrol edişi, mıknatıslı paraya yüklenen anlam; tümü bilginin ve gücün kimin elinde olduğuna dair sert bir sorgulamadır. Bünyamin’in Büyük Efendi’yi kurtarması, babasına kavuşması ama bu kavuşmanın yeniden ayrılığa dönüşmesi, romandaki kader döngüsünün en çarpıcı örneklerinden biridir. Altıncı bölümde Uzun İhsan Efendi’nin kör ve
Puslu Kıtalar Atlasıİhsan Oktay Anar · İletişim Yayınları · 202467,6bin okunma
Deneme 1-2-3
6/10
·312 syf.··
2025 53. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 02 Ağustos 2025 19:58
'' Bilmiyorum. Beni duyabilecek misiniz? Bunu da bilmiyorum. Ama duyabiliyorsanız, dinleyin. Ve eğer dinliyorsanız, bulduğunuz, yolunda gitmeyen her şeyin hikâyesidir bu.'' (Alıntı) Anlatıcı, bir uçağın kara kutusuna seslenir gibi konuşuyor. Belki de yalnızca boşluğa. Uçak düşmek üzere, yakıt sınırlı. Pilot birkaç saatten söz ediyor. Vakit dar. Ses, kabine kaydediliyor. Çünkü biliyor ki, jet infilak ettiğinde geriye sadece o ses kalacak. O ses bulunursa, hikâye de kurtulmuş olacak. İşte okuduğumuz şey tam olarak bu: Düşmeden önce kaydedilmiş bir hikâyenin, kara kutudan sağ çıkan sesi. Kitabın adı neden Gösteri Peygamberi ? Hikayede bize bunu nasıl veriyor? Sıradan insanlarla aynı problemlere sahipseniz kimse sizi tapmak istemez. Sıradan insanların sahip olmadığı her şeye sahip olmak zorundasınız. Onların başarısız olduğu alanlarda siz sonuna kadar gidebilmelisiniz. İnsanların oldukları, olmaya korktukları şey olursanız onların hayranlığını kazanırsınız. Mesih arayan insanlar kalite istiyor. Hiç kimse zavallıların peşine takılmıyor. Bir kurtarıcı seçmek gerektiğinde insanlar sıradan insanları kabul etmiyorlar. Ve olduğu halden makyajlanan ve toplumun önüne çıkartılan bir figür arıyorlar. Peki bu Gösteri Peygamberi kime hedefliyor? Dünyadaki en ‘’zeki insanları’’ hedeflemiyor, burası oldukça önemli. En fazla insanı hedefliyorlar. Modası geçmiş dinlerle uğraşan o genç insanları hedefliyorlar. Ya da dinsizleri. Bütün bu insanlar Gösteri Peygamberi'nin hedef kitlesi. Cazibe ve kutsallığı, moda ve ruhaniyi bir araya getirerek insanların iyi olmakla iyi görünmeyi ayıramamasından yararlanmaya çalışıyorlar. Çarpıcı bir sistem eleştirisi. Kült figür üzerinden yaratılan sahte kurtarıcı mitiyle, gösteri toplumunun nasıl işlediğine dair keskin gözlemler içeriyor. Peki, Gösteri
Gösteri PeygamberiChuck Palahniuk · Ayrıntı Yayınları · 20206,8bin okunma