Ulusların tarih sahnesinde kalıcı yapılar (devletler, özerk kurumlar veya güçlü lobiler) inşa edebilmesi, sadece nüfus çokluğuna değil; o nüfusu aynı ülkü etrafında eritecek "büyük bir ortak anlatıya" ve kurumsal bir çimentoya bağlıdır. Tarihte topraksız veya devletsiz kalmış toplulukları bir arada tutan şey her zaman aşkın (transandantal) bir kurum veya ideoloji olmuştur: Ermeniler ve Yahudiler: Ermenileri asimilasyondan koruyan ve birleştiren şey, devletleri yokken bile bir "proto-devlet" gibi çalışan Ermeni Apostolik Kilisesiydi. Keza Yahudileri bin yıllık diasporada koruyan dini getto disiplini ve ardından gelen Siyonizm ideolojisiydi. İranlılar: Şah İsmail (Safeviler) döneminde Şiilik, Fars kimliğiyle öyle bir harmanlandı ki, parçalanmış aşiretlerden homojen bir imparatorluk anlatısı çıktı. Kürt Çıkmazı: Kürtler hiçbir zaman tek bir inanç veya ideolojik çatı altında birleşemedi. Büyük çoğunluğu Sünni (Şafi) olmakla birlikte; Alevi Kürtler, Ezidiler ve Yarsaniler gibi inançsal fay hatları var. Sünni Kürtlerin dini aidiyeti de onları ulusal bir kimlikten ziyade, çoğunlukla egemen İslam devletlerinin (Osmanlı vb.) tebaası olmaya itti. Yani din, Kürtlerde birleştirici değil, aksine uluslaşmayı geciktirici bir rol oynadı. Kürt coğrafyasının (Zagros ve Bohtan dağları vb.) sarp ve izole yapısı, tarih boyunca merkezi bir otoritenin kurulmasını engelledi. Bu izolasyon, ortak bir edebi/resmi dilin gelişmesini de ket vurdu. Bugün Kurmancî, Soranî ve Zazakî konuşan gruplar arasında dilsel bir bariyer var. Dağlar, aşiret kültürünü besledi. Bir Kürt, kendini önce ulusunun bir parçası olarak değil; Barzani, Talabani, Berzenci, Bucak, Jirki, İzol, Bekran veya bir başka aşiretin üyesi olarak kodladı. Bu yerel sadakat, uluslararası statükonun Kürtleri birbirine karşı
Sosyoloji
İdeolojilerin, partilerin, dokoktrinlerin aslında sadece birer vitrin süsü olduğunu; arkadaki asıl motorun klan ilişkileri, hemşehri ağları ve bölgesel asabiyye olduğunu görmeden Türkiye’deki güç mekanizmasını analiz etmek imkansızdır. 1950'lerin sonundan itibaren Karadeniz havzasından (özellikle Trabzon-Rize aksından) büyük kentlere başlayan göç, diğer göç dalgalarından çok farklı bir karakter sergiledi. Coğrafyanın verdiği o hırslı, agresif ve yüksek risk alan karakter; İstanbul ve Ankara gibi merkezlerde çok hızlı bir şekilde organize oldu ve devleti alttan alta kuşatan üçlü bir saç ayağı kurdu. Türkiye'de sermaye birikiminin ve kısa yoldan büyümenin ana motoru her zaman arsa rantı ve inşaat sektörü olmuştur. Kentlerin çeperlerini gecekondularla kapatan, ardından kat karşılığı inşaatlarla büyüyen ve nihayetinde devletin devasa altyapı ihalelerini (otobanlar, havalimanları, TOKİ projeleri) alan kadroların ezici çoğunluğu bu ağdan çıktı. Parayı ve istihdamı kontrol eden, siyaseti de finanse eder. Emniyet teşkilatı, İçişleri Bakanlığı, yargı koridorları ve istihbarat ağlarında Karadeniz kökenli kadrolaşma bir şehir efsanesi değil, yapısal bir realitedir. Devletin güvenlik ve denetim mekanizmaları, bu bölgesel ağın milliyetçi-muhafazakar kodlarıyla tahkim edilmiştir. 1970'lerden itibaren geleneksel kabadayılık modelinden modern mafya/lojistik şemalarına geçilirken; transit ticaret, silah, ihale mafyası ve tahsilat ağlarının merkezinde yine Karadeniz asabiyyesi yer aldı. Bu ağın en büyük gücü, devletin sert bürokrasisiyle çok hızlı ve pürüzsüz bir şekilde entegre olabilme (ve ihtiyaç duyulduğunda "asfata" çıkabilme) kabiliyetiydi. AKP zirvelerinde (Erdoğan’ın Gürcü/Rize kökenlerinden başlayarak, Berat Albayrak’tan Süleyman Soylu’ya uzanan hat) bu Karadeniz hakimiyeti
1000Kitap
Reklam
Türkiye'de tarihsel olarak çevreye (periferiye) itilmiş, travmatik hafızaya sahip gruplar için modern seküler kurumlar (parti genel merkezleri, belediyeler, sendikalar) hiçbir zaman sadece "seçim kazanma araçları" olmamıştır. Semantik kökenine indiğimizde, bu yapılar kolektif bilinçaltında birer "kışla" veya "korunaklı mahalle" olarak kodlanır. Batı tipi siyaset bilimi, bir siyasi aktörün rasyonel hedefinin "oy oranını artırmak ve iktidara gelmek" olduğunu varsayar. Ancak bu klikler için asıl rasyonel hedef, dışarıdaki güvensiz dünyaya karşı "mevcut sığınağın tapusunu kaybetmemektir." Bu psikolojiye göre; dışarıdan gelen, sağa veya merkeze açılma potansiyeli olan "yabancı" bir aktörün (örneğin İmamoğlu’nun) liderliğinde %35 oy alıp iktidar ortağı olmaktır riskli bir kumardır. Bunun yerine, tamamen kendilerinin kontrol ettiği, iç hiyerarşisini kendilerinin belirlediği %10’luk bir "kurumsal getto" çok daha güvenli, öngörülebilir ve konforludur. Bahsettiğimiz o "inanılmaz kin" veya bitmek bilmeyen rövanşizm hissi, İbn Haldun’un asabiyye (grup dayanışması) kavramıyla doğrudan ilişkilidir. Yüzyılların getirdiği kuşatılmışlık hissi, grup içi sadakati tek ahlaki kriter haline getirir. Bu yapının gözünde, değişim talebi veya rasyonel eleştiri sadece bir fikir ayrılığı değildir; doğrudan kalenin kapısını düşmana açmakla eşdeğer bir "ihanet" semantiğiyle karşılanır. Kemal Kılıçdaroğlu veya Deniz Baykal gibi figürlerin, tabandan yükselen o devasa öfkeye ve seçim yenilgilerine rağmen sergiledikleri o "duyarsız" sükunetin arkasında bu inanç yatar. Onlar partiyi değil, tarihsel bir emaneti "içerideki yabancılara" karşı koruduklarına inanırlar. En trajik nokta burasıdır; bu defansif klik, kaleyi içerideki rakiplerine (İmamoğlu/Özel) kaptırmaktansa, kalenin dış duvarlarını doğrudan
1000Kitap
Tarihsel olarak kendini baskı altında, dışlanmış veya güvensiz hisseden toplumsal gruplar, elde ettikleri kurumsal mevzileri (bu bir parti yönetimi, bir belediye veya bir sendika olabilir) sadece siyasi bir araç olarak görmezler; orayı varoluşsal bir "güvenli liman" ve sığınak olarak kodlarlar. Bu güvenli limanın elden çıkma ihtimali belirdiğinde (örneğin kurultay kaybedildiğinde), rasyonel siyasi mantık (topluma açılmak, seçimi kazanmak) devre dışı kalır. Yerini "ne pahasına olursa olsun burayı korumalıyız" diyen defansif bir refleks alır. Bu kör sadakat ve korumacılık, liyakati tamamen sıfırladığı için partinin dilini, kadrosunu ve söylemini evrensel standartlardan kopararak sığ bir getto siyasetine hapseder.
Siyaset
Göçmen mahallelerinde veya "getto" olarak tabir edilen bölgelerde kabadayı ve mafya yapılanmalarının daha yoğun görülmesi, bireylerin karakterinden ziyade sosyolojik ve ekonomik bir mekanizmanın sonucudur. Bu durum, fiziksel bir sistemdeki yüksek basınç alanlarının patlamaya meyilli olması gibi, belirli şartların bir araya gelmesiyle oluşur. Göçmen toplulukları, yerleştikleri ülkenin hukuk ve emniyet sistemine genellikle iki sebeple mesafeli dururlar: Dil bariyeri ve güvensizlik. Devletin adalet mekanizmasına erişemeyen veya dışlandığını hisseden topluluk, kendi içindeki anlaşmazlıkları çözecek "gayriresmi" bir otoriteye ihtiyaç duyar. Kabadayı figürü; burada bir "hakem" veya "koruyucu" olarak ortaya çıkar. Sonuç olarak;devletin otorite boşluğu bıraktığı yerde, mahallenin içinden çıkan figürler kendi adalet sistemini kurar. Resmi iş gücü piyasasına girmekte zorlanan genç nüfus için yasal yollardan statü kazanmak çok uzun ve zahmetli bir süreçtir. İllegal faaliyetler, bu dar alanda sıkışmış gençler için bir "kısa yol" sunar. Maddi imkansızlık içindeki bir çevrede güç ve para sahibi olan figürler, sistemin dışladığı gençler için tek başarı modeli haline dönüşebilir. Gettolar, dış dünyaya karşı kapalı ve savunmacı bir yapı geliştirir. Dışarıdaki toplum tarafından "öteki" olarak görülen birey, aidiyet hissini ancak kendi grubu içerisinde bulur. Bu aidiyet duygusu, grubun çıkarlarını korumak adına şiddeti meşrulaştıran bir çete kültürüne evrilebilir. Grup içi sadakat, dış hukukun kurallarından daha üstün kabul edilmeye başlanır. Dar bir coğrafi alana (gettoya) sıkışmış, benzer sorunları yaşayan heterojen bir nüfus, suç ağlarının örgütlenmesi için uygun bir zemin hazırlar. Bu mahallelerin karmaşık yapısı, dışarıdan gelen kolluk kuvvetlerinin denetimini zorlaştırırken,
1000Kitap
​Güney Amerika’daki favela ve getto kültürü, bizde de demografik değişimle birlikte yeni bir "yer altı" dili oluşturuyor.
Alıntı
Reklam
Reklam