Birbirimizle ilgili ne kadar az şey biliyorduk.Büyük bir bölümümüz buz kütleleri gibi gözlerden uzaktı, görünürdeki toplumsal kişiliklerimiz yalnızca temiz yüzümüzü sergiliyordu.
Yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır. Gözümüzün önüne en sıradan bir durum getirelim: Bir adam sokakta yürüyor. Birden bir şey anımsamak istiyor, ama anı uzaklaşıyor. O anda, kendiliğinden yürüyüşünü yavaşlatıyor. Buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan, hâlâ çok yakınında olan zamanda, sanki bulunduğu yerden hemen uzaklaşmak istiyormuş gibi elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır.
Varoluşun matematiğinde bu deneyim iki temel denklem biçimine girer: Yavaşlığın derecesi anının yoğunluğuyla doğru orantılıdır; hızın derecesi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır.
Sefil bir dünyaya salıverilmiş olan insan biricik gerçek ve sağlam değerin , ne kadar küçük olursa olsun, kendisinin hissettiği haz olduğunu saptar: bir yudum serin su, gökyüzüne doğru bir bakış, bir okşama.
Bir kez bile olsun biri, herhangi biri, beni olduğum gibi , önyargısız ve koşulsuz , Irma Teyze ve Bent’in hatıralarıyla birlikte kabullenebilseydi… Gerçeği…
Kendi hayat hikayemizi ne kadar sık anlatırız?Ne kadar sık düzeltmeler yaparız, güzelleştiririz, kurnazca kesintilere gideriz? Hayat uzadıkça, çevremizde hikayemize meydan okuyacak, bize hayatın bizim hayatımız olmadığını, sadece hayatımız hakkında anlattığımız hikaye olduğunu anımsatacak kişiler de azalıyor. Başkalarına ama -esas olarak- kendimize anlatılan bir hikaye.