Zaman öyle bir güçtür ki alıp götüremeyeceği hiçbir şey yoktur. Tıpkı bu hikayede anlatılan yasak aşk gibi..
Durup düşündüğümüzde geçmişte yaşadığımız mutlu, üzüntülü, acılı, sıkıntılı zamanları anımsarız bir şekilde. Ama hiçbir zaman o anki hissedilen gibi olmaz o duygular. Çünkü üzerinden zaman akıp geçmiştir. İstesek de istemesek de zaman tozlarını kondurmuştur o anlara, duygulara. Zaman öyle bir akıp geçmiştir ki o anların, o anki hissedilen duyguların üzerinden de alıp sürüklemiştir kendi akıntısında. Kimi zaman durup baktığında insan geçmişte yaşadığı o anlara bir tebessüm, içinde beliren acı bir sıkıntı ve benzeri hislerle dolar insan. Hatırlar, hisseder ama geçmişte kalmış olmasının verdiği bir bakışla bakar. Çünkü zaman, sadece tek başına akmaz o nehirde.
Stefan Zweig denilince akla ilk gelen insan psikolojisi üzerine yaptığı müthiş betimlemeler geliyor benim aklıma. İnsan psikolojisinin derin sularında, en derin noktalarında karanlıkta kalmış en ufak bir nokta bırakmayacak kadar iyi ışık tutuyor Zweig. Bu novellasında da yaşanılan , yaşanılmaya çalışan, karşı konulması güç bir yasak aşk hikayesini konu alıyor. Diyor ki ‘aşk, bir cenin gibi bedenin karanlıklarında acıyla dönüp durmaktan kurtulduğu, nefes ve dudak aracılığıyla kendini zikir ve itiraf edebildiği zaman gerçek aşktı.’ Zamanında dile getirilemeyen bir aşkın, dile getirilmek için bir kıvılcım gerektiren bir aşkın hikayesi bu. Hayatın insanı çeşitli nedenlerden dolayı gündelik işlere sürüklemesiyle geçen uzun bir zamanda unutulmayan ama eskisi gibi olmayan, olamayan bir aşkım hikayesi. Çünkü insan zamanla istemese de değişir. Hiçbir şey ilk günki gibi olmaz, olamaz. İnsan en zorlu koşullara bile adapte olabilen, alışabilen ve alışkanlıklarıyla hayatını sürdüren bir varlıktır.
Hikayemizin