“harese nedir bilir misin oğlum? arapça eski bir kelimedir. bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. harese şudur evladım: develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanıklıdır yani. ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar. keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. tuzlu kanın tadı dikeninkiyle karışınca bu devenin daha çok hoşuna gider. böylece yedikçe kanar, kanadıkça bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. bunun adı haresedir. demin de söyledim hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir. bütün orta doğu’nun adeti budur oğlum. tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. kendi kanının tadından sarhoş olur.”
“nikita, bu dünyada düzeni her şeyden çok seven ve bundan ötürü de dayak atma gerekliliğine inanan; saf, iyi niyetli, işine bağlı, kıt görüşlü insanlardandır. yüze, göğse, sırta, nereye denk gelirse oraya vurur ve bunu yapmazsa burada düzenin sağlanamayacağını inanır.”
“kader onu uyandırmıştı uykusundan Afyonlu Mehmet olduğu yerde doğruldu. anlamıştı… Gölge, her şeyi değiştirmişti. yüzünü boğaza doğru çevirdi, biraz önce düşündüğü her şeyden utanç duyarak. ölüme yapacağı koşunun hemen öncesinde son kez baktı denize.”
“gölge iyice yaklaştı ona:
- neden kaçıyorsunuz?
+ e e efendim düşman!
- düşmandan kaçılmaz!
+ cephanemiz kalmadı.
- cephaneniz yoksa süngünüz var.
+ neden bile bile ölelim ki?
ne anlamı var?
sayımız az…
- biz ölünceye kadar geçecek zaman içerisinde yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar gelebilir.”