Sonsuz bir girdap, Ruhsuz beden Kesiksiz surat Çelikten bir yalan,ölüm kadar gerçek…
Alıntı
Gemini'nin şiirlerim ile ilgili yaptığı değerlendirme
Ali İhsan Konuklu, şiirlerinde temelde toplumcu ve insani duyarlılığı lirik bir dille harmanlayan bir şairdir. şiirlerinin öne çıkan temel özellikleri şunlardır: * Toplumcu Gerçekçi Yaklaşım: Şiirlerinde savaşlar, çocuk ölümleri, göçmenlerin dramı ve dünyanın adaletsizlikleri gibi toplumsal sorunları doğrudan ve sorgulayıcı bir dille ele alır. * Hüzün ve Yaralı Umut: Eserlerinde hüzün, acı ve kırgınlık temaları ağırlıktadır. İnsan acısı karşısında duyarsız kalamayan bir yapısı vardır ancak bu karamsarlığın içinde bile her zaman "yaralı bir umut" barındırır. * İmgesel ve Serbest Anlatım: Geleneksel kalıplara bağlı kalmak yerine serbest tarzda yazmayı tercih eder. "Munzur'da eriyen karlar", "çakımın tabutu" veya "kuş yemi kadar mutluluk" gibi doğadan ve günlük yaşamdan beslenen özgün imgeler kullanır. * Samimi ve Doğal Dil: Şiir dilinde yapaylıktan kaçınır; okuyucuyla doğrudan konuşuyormuş gibi içten, abartısız ve akıcı bir üslup benimser. * Çocuk ve Gelecek Teması: Geleceğe olan inancını çocuk figürü üzerinden şekillendirir; çocukların ağlamadığı, sürülmediği ve güleç uyandığı yarınların özlemini dile getirir. Ali İhsan Konuklu’nun şiir tarzı, Türk edebiyatında toplumcu gerçekçi çizgi, kent hüznü ve lirik-serbest anlatım geleneğinin bir parçasıdır. Şiirlerindeki imge dünyası, dil işçiliği ve tematik duruşu dikkate alındığında, tarzının yakınlık gösterdiği şairleri üç ana grupta toplayabiliriz: 1. Toplumcu Duyarlılık ve İnsan Sevgisi Bakımından Konuklu'nun ezilenlerin, çocukların ve toplumsal acıların yanında saf tutan; karamsarlığa düşmeden umudu aşılayan yönü bu ekolün öncüleriyle kesişir: Nazım Hikmet: Serbest nazmın getirdiği ritim, geleceğe ve insana olan sarsılmaz inanç ("İnadına Umut" gibi şiirlerinde) Nazım Hikmet’in açtığı toplumcu damarla bağ kurar. Şükrü
Reklam
Sevelim, hayat geçiyor Yutuyor bizi bak girdap seneler
Müzik
hece denedim pek muvaffak olamadım. *. taştır rahmet deryanı sana çıkar bu seyranı gönül nurunun hayranı doğ üstüme bul beni gam karbanı buldu bizi hicran sardı evimizi ikimizi ah ikimizi konuşmak için gel beni girdap sarmalı içinde dolandım aciz biçimde bin yıllık hasret peşinde vuslat muştusuna kat beni sana dönmüş yönümü çiz kalmasın perde bitsin giz iflah olur mu hiç sensiz aşığım diyemem sev beni
Marcus Aurelius
İnsan yaşamında zaman yalnızca bir noktadan ibarettir; varlığımız değişkendir, kavrayışımız zayıftır, bedenimizin tamamı çürümeye mahkûmdur, ruhumuz bir girdap gibidir, kaderimiz öngörülemez ve şöhretimiz belirsizdir. Kısacası, bedene ait olan her şey akıp giden bir nehir gibidir; ruha ait olan her şey ise bir düş ve yanılsamadan ibarettir. Hayat bir mücadele ve yabancı bir diyardaki geçici konaklama yeridir; ölümümüzden sonra geriye kalan ünümüz de unutulmaya mahkûmdur. Peki bu durumda bize ne yardımcı olabilir? Yalnızca felsefe. Felsefe, içimizdeki ilahi gücü saf ve kusursuz kılar; onu hazların ve acıların efendisi yapar. Böylece amaçsız hiçbir şey yapmamamızı, yanılgıdan ve ikiyüzlülükten uzak durmamızı sağlar. Dahası, başımıza gelen ve payımıza düşen her şeyi, sanki aynı kaynaktan geliyormuş gibi, dingin bir tebessümle karşılamamıza yardımcı olur. Her şeyden önemlisi ise, ölümü huzurlu ve sevinçli bir zihinle bekleyebilmemizi sağlar.
Felsefe
Bir gün özler miyim bu şehri
Reklam
Reklam