Zweig’ın "Mecburiyet"ini okurken içimde en çok yankılanan, beni en derinden yakalayan şey o amansız özgürlük duygusu oldu. Benim için özgürlük, aslında her canının istediğini yapmak kesinlikle değil; istemediğin, ruhunun ve vicdanının inanmadığı hiçbir şeyi yapmamak, yapmaya zorlanmamak demek. Ve bu kitap, tam olarak bu sarsılmaz düşüncenin üzerine inşa edilmiş çok güçlü bir kale gibiydi.
Zweig’ın kahramanı Ferdinand’ın yaşadığı o büyük iç çatışma, dışarıdan üstünkörü bakan biri için basit bir “göreve çağrı, askere alınma” meselesi gibi görünebilir. Ama aslında bu, insanın kendi saf vicdanıyla o devasa, soğuk otorite arasındaki en sert, en kanlı çarpışmalardan biri. Devletin çağrısı, toplumun bitmek bilmeyen beklentileri, “vatan” kavramının o omuzları çökerten ağırlığı… Özellikle bizlerin büyüme şeklini, “vatan söz konusuysa gerisi teferruattır” anlayışıyla harmanlanmış köklü değerlerimizi düşündüğümüzde, Ferdinand’ın yaşadığı o gitgeller, o tereddüt ilk anda bir zayıflık ya da korkaklık gibi bile algılanabilir.
Fakat Zweig’ın kendi kimliğini, bir Yahudi olarak o dönemin Avrupası'nda, Almanyası'nda yaşanan o korkunç faşizmi ve cinnet halini hesaba kattığımızda, mesele bambaşka, çok daha derin bir yere taşınıyor. Devlet her zaman insanın vicdanıyla aynı temiz yerde durmayabilir; otorite her zaman adil olmayabilir. İşte tam da bu kırılma noktasında “mecburiyet” kavramı yalnızca askerî bir yükümlülük olmaktan çıkıyor; insanın ruhuna pranga vurmaya çalışan karanlık bir baskıya dönüşüyor.
Psikolojik açıdan baktığımda Ferdinand’ın yaşadığı şey tam anlamıyla insanı felç eden yoğun bir bilişsel çelişki. Bir yanda canından çok sevdiği eşini, sanatını ve o tırnaklarıyla kurduğu sakin, huzurlu hayatı koruma isteği var; diğer yanda ise toplumun ve sistemin onun sırtına yıktığı