Başkasına Göre Şekil Almak, Ruhun Kendi Cenazesi midir?
İnsan, varlığını bir başkasının bakışında teyit etmeye çalıştığından beri, aşkı da bir sahiplik mücadelesine dönüştürdü. Oysa aşk, iki ruhun birbirine dolanması değil, yan yana ama kendi göklerinde uçabilmesidir. Bugün "sevdiğim için kıskanıyorum" cümlesi, aslında bir yetersizlik itirafının en cafcaflı ambalajıdır. Kıskançlık, muhatabına duyulan güvenden ziyade, kişinin kendi içindeki o derin, uçsuz buçaksız boşluğa; yani kendine duyduğu güvensizliğe dayanır. İnsanlar, bir başkasının zihnini ve kalbini kontrol altına alabileceği yanılgısına düşüyorlar. Birini "beni kıskansın" diye manipüle etmek, aslında karşısındakini bir özne olmaktan çıkarıp bir nesneye dönüştürmektir. Oysa aşkın o derin felsefesinde, sevilen kişi bir mülk değil, bir mucizedir. Onu kafese koymak, şarkısını duyma isteğinden değil, o şarkının başkasına söylenmesi korkusundan ileri gelir. Korkunun olduğu yerde ise ne merhamet yeşerir ne de gerçek bir bağlılık. Güven, birinin sizi yarı yolda bırakmayacağına dair bir iddia değil; yarı yolda kalsanız bile kendi ayaklarınızın üzerinde durabileceğiniz o içsel vakardır. Kıskançlığı normalleştirmek, aşkın o duru suyunu bulandırmaktan başka bir şey değildir. Birini sevmek, ona gitme imkanını sonsuz kez tanımak ama onun her seferinde kalmayı seçmesiyle yetinmektir. Eğer bir ilişkide sınırlar sevgiden değil de korkudan çiziliyorsa, orada kurulan şey bir yuva değil, şık bir hapishanedir. Aşkın asıl büyüklüğü, kıskançlığın o dar koridorlarında değil, birbirine özgürlük tanıyabilecek kadar büyük bir kalbe sahip olabilmekte gizlidir. Çünkü gerçek bağ, zincirlerle değil, görünmez ve özgür iplerle örülür. Vitrin Aşklar: Ruhun Terziliği ve Sahte Kimlikler Modern zamanların en büyük yanılgısı, birini sevmenin onu "ehlileştirmek" ya da "baştan yaratmak" olduğu
Linehan'ın Ters Eylem Becerisi
Her duygunun bir eylemi vardır, duygunun oluşturduğu eyleme boyun eğmek o duyguyu sürdürmenize sebep olur. Ters eylem aski yöne kürek çekerek sizi duygudan uzaklaştırır. Duygu Eylem Ters Eylem Öfke Saldımak Uzaklaşmak Üzüntü Hareketsizlik Aktivite yapmak Korku Kaçış Üzerine gitme Suçluluk Utanç Konuşmak
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Mao Zedong Biyografisi
Mao Zedong (d. 26 Aralık 1893, Shaoshan, Hunan eyaleti, Çin - ö. 9 Eylül 1976, Pekin) ülkesinin komünist devrimine önderlik eden başlıca Çinli Marksist teorisyen, asker ve devlet adamıdır. Mao, 1935'ten ölümüne kadar Çin Komünist Partisi'nin (ÇKP) liderliğini yaptı ve 1949'dan 1959'a kadar Çin Halk Cumhuriyeti'nin başkanlığını (devlet başkanlığı) ve ölümüne kadar da partinin başkanlığını yürüttü. Çin yarım yüzyıllık bir devrim sürecinden dünyanın en kalabalık ülkesi olarak çıkıp ekonomik kalkınma ve sosyal değişim yoluna girdiğinde, Mao Zedong ülkenin yeniden canlanış hikayesinde kritik bir yer edindi. Elbette tüm mücadele boyunca baskın bir rol oynamadı. Hatta ÇKP'nin ilk yıllarında ikincil bir figür olmasına rağmen hiçbir şekilde göz ardı edilemezdi ve 1940'lardan sonra bile (belki Kültür Devrimi dönemi hariç) önemli kararları tek başına almamıştır. Bununla birlikte, ÇKP'nin 1921'de kuruluşundan Mao'nun 1976'da ölümüne kadar geçen süreye bakıldığında, Mao Zedong'un yeni Çin'in baş mimarı olduğu söylenebilir. İlk yıllar Mao, Hunan eyaletinin Shaoshan köyünde, çiftçi ve tahıl tüccarı olarak zenginleşmiş eski bir köylünün oğlu olarak dünyaya geldi. Eğitime sadece kayıt ve hesap tutma eğitimi olarak değer verilen bir ortamda büyüdü. Sekiz yaşından itibaren doğduğu köyün ilkokuluna devam etti ve burada Wujing (Konfüçyüs Klasikleri) hakkında temel bilgiler edindi. On üç yaşında ailesinin çiftliğinde tam zamanlı çalışmaya başlamak zorunda kaldı. Baba otoritesine (kendisine zorla yaptırılan ve hiçbir zaman kabul etmediği ya da tamamlamadığı görücü usulü bir evliliği de içeren) isyan eden Mao, komşu bir ilçedeki yüksek bir ilkokulda ve ardından eyalet başkenti Changsha'daki bir ortaokulda okumak için ailesinden ayrıldı. Burada Liang Qichao ve Milliyetçi devrimci Sun Yat-sen
Edebiyat
'Gitme' eylemi üzerine
"Gidiyor musunuz? Güle güle. Kapıyı iyice kapayın. Sizden üşüdüm... " Füruzan
Görüngüler bize dolaysızca verilebilecek biricik nesnelerdirler, ve onlarda dolaysızca nesne ile ilişkili olan ise sezgi olarak adlandırılır. Ama bu görüngüler kendilerinde şeyler değildirler; tersine, yalnızca tasarımlardırlar ki yine kendilerinin nesneleri vardır—bir nesne ki artık bizim tarafımızdan sezilemez ve bu yüzden görgül-olmayan olarak, e.d, aşkınsal nesne = X olarak adlandırılabilir. Bu aşkınsal nesnenin arı kavramı (ki edimsel olarak tüm bilgilerimizde her zaman bir ve aynıdır=X ) genel olarak tüm görgül kavramlarımıza bir nesne ile ilişki, e.d. nesnel olgusallık verebilendir.110 Bu kavram hiçbir belirli sezgi kapsayamaz, ve dolayısıyla bir nesne ile ilişki içinde duran bir bilgi çoklusunda bulunması gereken birlikten başka hiçbirşeyle ilgili olamaz. Kant, Aru Usun Eleştirisi, sayfa 90 "Öyleyse bu noktadan sonra a priori bilgilerden şu ya da bu değil, ama saltık olarak tüm deneyimden bağımsız olan bilgileri anlayacağız. Ve bunlara karşıt olarak görgül bilgiler, ya da yalnızca a posteriori, e.d. deneyim yoluyla olanaklı olan bilgiler dururlar. A priori bilgiler görgül hiçbirşeyle karışmamış oldukları zaman arı olarak adlandırılırlar. Böylece örneğin Her değişimin bir nedeni, vardır önermesi a priori bir önermedir, ama arı değil, çünkü değişim yalnızca deneyimden türetilebilen bir kavramdır." sayfa 38 ... Metafiziğin şimdiye dek öylesine zayıf bir pekinsizlik ve çelişki durumunda kalmış olmasının nedeni yalnızca bu sorunun, ve belki de çözümsel ve bireşimsel yargılar arasındaki ayrımın daha önce düşünülmemiş olmasına yüklenebilir. Bu sorunun çözümü, ya da açıklanmış olarak bilmek istediği olanağın gerçekte hiçbir zaman yer almamış olduğunun yeterli tanıtı, şimdi metafiziğin ayakta kalmasını ya da düşmesini belirleyecek olan