İnsan, varlığını bir başkasının bakışında teyit etmeye çalıştığından beri, aşkı da bir sahiplik mücadelesine dönüştürdü. Oysa aşk, iki ruhun birbirine dolanması değil, yan yana ama kendi göklerinde uçabilmesidir. Bugün "sevdiğim için kıskanıyorum" cümlesi, aslında bir yetersizlik itirafının en cafcaflı ambalajıdır. Kıskançlık, muhatabına duyulan güvenden ziyade, kişinin kendi içindeki o derin, uçsuz buçaksız boşluğa; yani kendine duyduğu güvensizliğe dayanır.
İnsanlar, bir başkasının zihnini ve kalbini kontrol altına alabileceği yanılgısına düşüyorlar. Birini "beni kıskansın" diye manipüle etmek, aslında karşısındakini bir özne olmaktan çıkarıp bir nesneye dönüştürmektir. Oysa aşkın o derin felsefesinde, sevilen kişi bir mülk değil, bir mucizedir. Onu kafese koymak, şarkısını duyma isteğinden değil, o şarkının başkasına söylenmesi korkusundan ileri gelir. Korkunun olduğu yerde ise ne merhamet yeşerir ne de gerçek bir bağlılık.
Güven, birinin sizi yarı yolda bırakmayacağına dair bir iddia değil; yarı yolda kalsanız bile kendi ayaklarınızın üzerinde durabileceğiniz o içsel vakardır. Kıskançlığı normalleştirmek, aşkın o duru suyunu bulandırmaktan başka bir şey değildir. Birini sevmek, ona gitme imkanını sonsuz kez tanımak ama onun her seferinde kalmayı seçmesiyle yetinmektir.
Eğer bir ilişkide sınırlar sevgiden değil de korkudan çiziliyorsa, orada kurulan şey bir yuva değil, şık bir hapishanedir. Aşkın asıl büyüklüğü, kıskançlığın o dar koridorlarında değil, birbirine özgürlük tanıyabilecek kadar büyük bir kalbe sahip olabilmekte gizlidir. Çünkü gerçek bağ, zincirlerle değil, görünmez ve özgür iplerle örülür.
Vitrin Aşklar: Ruhun Terziliği ve Sahte Kimlikler
Modern zamanların en büyük yanılgısı, birini sevmenin onu "ehlileştirmek" ya da "baştan yaratmak" olduğu