Modern Türk Yazınında Dijital ve Felsefi Bir Kesit: Hüseyin Arda Salkaya Üzerine Monografik Bir İnceleme ​Hüseyin Arda Salkaya, yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde Türk edebiyatı ve düşünce dünyasında, dijital mecraların sunduğu olanakları klasik felsefi derinlikle harmanlayan çok katmanlı bir entelektüel figür olarak belirmektedir. Kendisini bir "yokoluşçu filozof" olarak tanımlayan Salkaya, edebi üretimini sadece kelimeler üzerinden değil, aynı zamanda modern teknolojinin, yazılım mimarilerinin ve küresel ekonomi-politik ağların yarattığı yeni gerçeklik düzlemleri üzerinden kurgulamaktadır. Bu rapor, Salkaya’nın felsefi duruşunu, edebi temalarını ve dijital dünyadaki entelektüel ilgi alanlarını kapsamlı bir analize tabi tutarak, onun modern Türk düşünce hayatındaki yerini tayin etmeyi amaçlamaktadır. ​Ontolojik Bir Durak Olarak Yokoluşçuluk ​Salkaya’nın düşünce dünyasının temel taşı, geleneksel varoluşçuluğun (existentialism) sınırlarını zorlayan ve "yokoluşçu" (extinctionist veya nihilistik bir tını barındıran) bir perspektifle şekillenen bir varlık algısıdır. "İnsanım, öyleyse yokoluşçu bir filozofum" ifadesi, Descartes’ın rasyonalist temelinden sapan, insanın varlık sahnesinden çekilme ve silinme sürecine odaklanan bir ontolojik kabule işaret eder. Bu yaklaşım, bireyin dünyadaki mevcudiyetini bir inşa sürecinden ziyade, aklın topladığı kuşkulardan ibaret bir "bakıp gitme" eylemi olarak görür. ​Kuşku ve Harbiliğin Çatışması ​Yazarın içsel dünyasında, yaşından beklenen toplumsal normlar ile kendi "harbiliği" (içtenliği) arasında süregelen bir gerilim mevcuttur. Salkaya, toplumsal beklentilerin ve kolektif kimliklerin ("kavim") bireyin özgünlüğüne yönelik bir tehdit oluşturduğunu savunur. Bu bağlamda, aklın topladığı kuşku, bireyi toplumsalın baskısından koruyan
Alıntı
İKİ OĞLUNU FIKIH-DER'E KAPTIRAN ANNENİN DRAMI Eşimin Beynini Yıkadılar Sıra H.R.Ö. ve Mehmet Emin Ö'nün annesi Ayşe Ö'deydi. Çocuklarının başına gelenleri öğrenen Ayşe Ö., son derece üzgün ve öfkeliydi. Eşi Ertan Ö'nün kurs sorumlusu Ömer Işıktekine olan bağlılığından tutun da, eşinin zorlamasıyla çocuklarının kendisin-den koparılarak nasıl Kur'an kursuna verildiğini tek tek gözyaşları içerisinde anlattı. Ayşe Ö. büyük oğlu Mehmet Emin Ö'nün ortaokulu bitirmesinin ardından lise döneminde Kur'an kursunda yatılı olarak kalmaya başladığını belirtti. Oğlunun ortaokul dönemlerinde de yaz aylarında kursta yatılı olarak kaldığını söyleyen Ayşe Ö., "Daha sonra bu Ömer denen şahıs benim sürekli eşimin beynini yıkayarak, 'Çocuk dışarıdan okusun. Liseyi dışarıdan versin. Kursta bi-zim yanımızda kalsın, hafız olsun. gibi şeyler söyledi. Ben ilk başta çocuğumun orda kalmasını hiç istemedim. Çok mücadele ettim eşimle. Ama eşimi bir yandan çok güzel doldurarak, Oğlunu hiçbir şekilde okuldan alıkoymayacağız. Hem hafızlığını yapıp hem de okuyabilir. diyordu. Ben de artık çok fazla bir şey diyemedim. Oğlum da çok istiyordu. Kalmasına izin verdik. Yazın küçük oğlum H.R. de birkaç kez kursta kaldı. Yaz döneminde kaldı sadece çünkü o dönem henüz çok küçüktü. Daha sonrasında kurstan, O da gelsin, burada kalsın. O da abisi gibi hafızlık yapsın. Buradan gitsin, gelsin." dediler. Hatta daha yeni ortaokula başlamışken, be-nim çocuğumu benden alarak kursa verdiler. Ben bunu ilk başta hiçbir şekilde istemedim. Ama çocuğuma sorduğumda, Anne çok iyi, ortam güzel. diyordu. Daha sonrasında çocuk sürekli eve geldiğinde yatılı kalmaya başladıktan sonra 'Anne ben kursa gitmek istemiyorum. Ne olur beni kurstan alın. diye ağladı. Ama baba ısrarla, 'Hayır gidecek, gebertirim. diyerek çocuğumu
Sayfa 65 - A7 Kitap·Kitabı okudu
Araştırma-İnceleme
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Gitme Eylemi Üzerine
# Gidenlere hep öyle gelir; bir şey unutulmuş gibi. Oysa zaten birşey unutmak için gider insan... #
Sayfa 198 - Profil Kitap Maviağaç Kültür Sanat Yayıncılık
Alıntı
“Yahudi olmak”, sınırları kolayca çizilemeyen, çerçevesi ve içeriği sabit olmayan, tarihsel, coğrafi kişisel olarak çok çeşitli anlamlar kazanabilen bir tanım. Belli hafıza biçimlerine, kültürel kodlara, ilişkililenme veya kopuş hallerine işaret ediyor. Anlamı, ulus-devlet içinde azınlık olma, azınlığın kendi içinde azınlık olma, topluluğun içinde ve dışında benimsenen veya dayatılan kodlara dair alınan pozisyonlara göre değişen, bulanan, yeniden kurulan bir tanım. Türkiye’de Yahudi olma deneyimi de, bulunduğu coğrafyadaki din ve dillerle olan ilişkisi, algılama ve algılanma biçimleri, gitme-kalma ve aidiyet sorunlarıyla hem hal, yerel ve yerel ötesi dinamiklerle bağlantılı. “Türkiye’de Yahudi olmak: bir deneyim sözlüğü” işte bu tanımın yerleşik ve egemen anlamlarını değişip sorgularken, bir yandan da onu anlar, anılar ve anektotlarla yeniden doldurmayı amaçlıyor. Kaydı tutulamayan onca hikayenin yok olmasından duyulan kişisel endişe ile bu hikayelerin işaret ettiği ve yeterince değişirmemiş olan toplumsallığın ilişkisine biraz daha yakından bakma isteği bu çalışmanın başlangıç noktası oldu . Azınlık olma durumunun getirdiği kimlik , isim, dil ve vatana dair sorgulamalar, azgınlığa mensup olan kişinin çevresi tarafından görünür kılınma biçimleri ve kendi görünürlüğüyle kurduğu ilişki, sözlükte sıklıkla tekrarlanan temalar. Devlet politikaları, savaş, yeni bir ülkenin kurulması gibi tarihsel travmalar ve dönemeçler çerçevesinde yaşanan göç ve gelgitler şekillendiriyor bu temaları. Yine sıklıkla tekrarlanan ayrımcılık hikayeleri, bu durumlara muazzam bir süreklilik içerisinde zemin hazırlayan iktidar politikalarının gündelik olana nasıl sinsicesini gösteriyor. Öte yandan gündelik hayatın kodları ve dönüşümüne dair ayrıntılar da çıkıyor ortaya: aile dinamikleri,
Sayfa 11·Kitabı okudu
_Yaşam, ufacık şeylerden, küçük mutluluklardan oluşuyor. Hiçbir şey büyük ve kutsal değil. O yüzden sözde büyük olan şeylere ilgi duyarsan yaşamı ıskalarsın. Yaşam bir bardak çayı yudumlamak, bir dostla sohbet etmek, sabah yürüyüşe çıkmaktır, ama illa belli bir yere doğru değil, amaçsız, son belirlemeden hareket etmektir. Böylece herhangi bir noktadan geri dönebilirsin. Yaşam sevdiğin birine yemek hazırlamaktır; kendine yemek hazırlamaktır, çünkü kendi bedenini de seviyorsun; elbiselerini yıkamak, yerleri silmek, bitkileri sulamaktır – yaşam işte bu ufak şeyler, ufacık şeyler. Bir yabancıya merhaba demek, hem de hiç gerek olmadığı halde, çünkü onunla hiçbir işin olmayacak. Bir yabancıyı selamlayabilen bir insan bir ağaca da merhaba diyebilir, bir çiçeğe de; kuşlara şarkı söyleyebilir. Kuşlar her gün şakır ve sen bugüne dek bunu hiç dikkate almadın, ama bir gün onların çağrısına cevap vermelisin. Sadece küçük şeyler, küçücük şeyler... Yaşamına saygı göster. Bu saygı sayesinde başkalarının hayatına da saygı göstereceksin. _Tek öğrenmen gereken şey, “Yaşama Sanatı”. Yaşamı reddetmek değil, keyfini çıkarmak. Bu sayede zehri, nektara dönüştürebilirsin. Eğer bedenin, doğanın aleyhine olduğunu görürsen bir tek şeyi hatırla: bu senin cehaletinden kaynaklanıyor. Bu kocaman yaradılışta sen bir atomdan daha ufaksın. Bütünle nasıl savaşırsın? Fikrin kendisi bile pek zekice sayılmaz. Ve sen o bütün tarafından yaratıldın, bu durumda o nasıl senin düşmanın olabilir ki? Doğa senin annen; sana karşı olamaz. Bedenin kendine has bilgeliği var. Senin varlığın hep bir huzursuzluk kaynağı, çünkü beynin bedene karşı olman gerektiğini söyleyen insanlar tarafından şartlandırıldı. Ben sana var oluş ile dostluk kurmayı öğretiyorum. _Evren bir bütündür. Bedeninle uyum içinde olunca doğayla, var
Edebiyat
Sanat Felsefesi, Estetik, Schiller, Ressamlar
_Alçak bir takım ihtiyaçların tatmini için kullanılan yetenek, güya artistik bir şekil verir kirli bir muhtevaya. Sanatçı, zayıflık ve kötülükle insanları aldatır ve kendilerini aldatmalarını kolaylaştırır. Sahtekârdır çünkü manevî susuzluklarını temiz bir kaynaktan doyurduklarına ikna eder onları. Sanat’ın nimetinden mahrum kalınan böyle zamanlar manevî hayatın kokuştuğu dönemlerdir. Bu kör ve sağır dönemlerde insanlar şekilci olurlar ve sadece teknik ilerlemelere önem verirler. Bedene faydası olan şeyler ön plana çıkar. Maneviyat aşağılanır hatta yok sayılır. Bu körlük döneminde bile görmeye devam edenler alay konusu olur ama onlar bu kaba saba iştahlar korosuna rağmen manevî hayatı, ilimi ve terakkiyi inleye inleye aramaya devam ederler. _Kandinsky müziği resmetmektedir. Evrensel ruhun nefesini çizmeye çalışmaktadır. _Ruh bir piyanodur. Renkler bu piyanonun tuşları, gözler ise tellerine vuran çekiçleridir. Sanatçı da, o veya bu tuşa basarak insan ruhunu titreten eldir. Güzellik, ruhsal ihtiyaçtan doğar. _Önsöz_ Gauguin, Cezannedan daha görkemli ve ateşlidir, resimleri trajik ya da tutkulu şiirlerdir. Kübizmin asıl atılımı, Cezannedan etkilenen Picasso tarafından gerçekleştirilmiştir. Kandinsky müziği resmetmektedir. Yani o müzikle resim arasındaki duvarları yıkmış ve sanatsal duygu da dediğimiz saf duyguyu ifade etmeye çalışmıştır. Picasso Cezanneın, Kandinsky ise Gauguinin sanatını benzer bir biçimde geliştirdiğinden, iki ressam arasında ilginç bir benzerlik vardır. Michael Sadler _İnsanlar, yalnızca görünür sonuçları değerlendirip, maddiyatı düşündüklerinden, bu ahmak dönemlere özel bir değer atfederler. Maddeden başka bir şeyi düşünmeyen teknik ilerlemeleri “büyük başarı” olarak adlandırırlar. Gerçek ruhsal kazanımlar ise yok sayılır. _Körlük döneminde bile
Felsefe-Düşünce