Yine gecenin bittiği bir andı. İşler bitmiş, dükkânı kapatmıştık. Abim, kardeşim ve ben eve gitmek için arabaya bindik, yola koyulduk. Marketin önünden geçerken taze mandalinaların geldiğini gördük. Durduk, biraz mandalina aldık; başka şeyler de almıştık. O gece sanki küçük bir ziyafet vardı.
Gecenin son saatlerinde yemekler yenildi, çaylar yudum yudum içildi. Annem ve kız kardeşim de sofraya eşlik ediyordu. Sohbet koyulaşmış, kahkahalar yükselmişti. Masadaki herkesin yüzünde bir gülümseme vardı.
Birden, yıllar sonra dünya nüfusunun ikinci bir virüsle yüzde yetmişinin yok olacağını söyledim. Makara yaptım. Dalga geçtiler, kahkahalar daha da yükseldi. Ardından devam ettim:
“Geriye kalan yüzde otuz ise yeni zihinler olacak. Kendilerini tanrı ilan eden, ölümsüzlük için mücadele veren bir topluluk… Dünyada yeni bir sistem kuracaklar. Eskiye dair ne varsa yok olacak. Bir nevi kıyamet kopacak.”
Bu sözlerin üzerine sözde mertebem yükseldi. Bir anda âlim, bilim insanı oluverdim. “Hocam, hocam!” diye takıldılar. Parmaklar kalktı, herkes kendi sorusunu sormaya başladı.
Tebessüm ederek anlatmayı sürdürdüm:
“Kurulan bu sistemde topraktan yetişen her şey yapay olacak.”
Kardeşim gülerek, “O zaman su yerine elektrik mi kullanacaklar?” dedi. Aile fertlerinin yüzleri gülmekten kızarmıştı.
“Tabii,” dedim. “Üretim yapay olacak. Bitkilere, sebzelere, hatta insanlara bile su verilmeyecek. Her şey gelişmiş makineler üzerinde yaşayacak.”
Diğer kardeşim yine gülerek sordu:
“İnsanlar nasıl nefes alacak?”
Asıl bombayı o an patlattım:
“Hava değişecek. Toprak kuruyup taşa dönecek. Eskiye dair en basit şeyler, hatta kıyafetler bile yok olacak. Günümüz insanının aklının eremeyeceği kadar büyük bir değişim olacak. Hem de adım adım…”
Masadaki kahkahalar yeniden yükseldi.
“Yüzde otuz insan kalacak,”