Son birkaç gündür öyle bir yorgunluk taşıyorum ki içimde… Sanki sadece bedenim değil, yıllardır ayakta kalmaya çalışan bütün yanlarım yorulmuş gibi. Bir yere çöküp uzun uzun susmak istiyorum artık. Ne konuşmak, ne anlatmak, ne toparlamak… Sadece durmak. Ama hayat insanın omzundan tutup kaldırıyor yeniden. “Devam et,” diyor. “Şimdi değil.”
Bir yanda taşınmanın telaşı…Bir yanda işin bitmeyen ağırlığı. Bir yanda daha dünyayı tanıyamadan gözlerini açmış, sıcaklık bekleyen küçücük kediler… Ve bütün bunların arasında kendime ayırabildiğim tek şey belki birkaç yorgun nefes olmuş. Fark etmeden tükenmişim. İnsan bazen kendini en son fark ediyormuş.
Dört yıldır yaşadığım bu şehirden ayrılıyorum şimdi. Ama bu yalnızca bir şehir değildi benim için. İnsan bazı yerlere sadece yaşamaz; büyür, kırılır, değişir. Ben burada başka biri oldum. İlk kez burada bazı şeyleri gerçekten hissettim. Çok şey kazandım bu sokaklarda… Ama kaybettiklerim de az değildi. Ve içimde ne biriktiyse hep bu şehrin kıyılarına anlattım ben. Denizine söyledim sustuklarımı. Irmağına bıraktım içimde çürüyen cümleleri. Geceleri sokaklarında yürürken kendimi toparlamaya çalıştım defalarca. Bu şehir benim şahidim oldu.
Şimdi giderken ardımda bırakmam gereken bir can var: Tomris. Onu burada bırakma düşüncesi bile göğsümün içinde ağır bir taş gibi duruyor. Ve tam giderken hamile kaldı. Ne kadar korumaya çalışsam da bazı şeyler kader gibi geliyor insanın önüne. Sonra o doğum… Hayatım boyunca unutamayacağım bir sessizlik bıraktı içime. Ölü doğan yavrular… Yaşasın diye avuçlarımın içinde titreyen küçücük bedenler… O kadar uğraşmama rağmen yaşama tutunamayan minicik kalpler… Hepsi birer birer gitti.
Sonra Tomris’le göz göze kaldık uzun uzun. Hiç konuşmadan birbirimizin acısını anladık sanki. Onun gözlerinde kaybetmenin