Huysuzlar gününüz kutlu olsun
Dün 21 Mart Dünya Huysuzlar Günüymüş🤭 Güne somurtarak başlayanlar, kahveyi,çayı bile trip atarak içenler, bir gülümsemeye "Ne var şimdi gülecek?" diye kaş kaldıranlar🤨... Bugün sizin gününüzmüş, tebrikler! Dünyayı dar etmekte olimpiyatlara katılsalar, madalya koleksiyonu yapacak olanlara selam olsun! Her güzel söze burun kıvıran, her neşeye "ama şimdi de sevinmenin sırası diyen, her çözüme yeni bir problem getiren,kaostan besinini çıkartan o özel insanlar… Bugün sizin gününüzmüş, kutlu(!) olsun. Sürekli şikâyet ederek parlamaya çalışanlar,hayat zaten yeterince zorken, bir de kendine ve çevrene zindan etmeye ne gerek var? Huysuzluk, karakter özelliği değil; değiştirilebilir bir alışkanlık. Ve unutma huysuz insan, sürekli surat asarak kimseyi kendine hayran bırakamazsın. Hatta uzaklaştırırsın…Deterjan + Karabiber Deneyini Bilir misiniz? Hani karabiberleri suya döküp bir damla deterjan damlatırsınız da… Karabiberler anında dağılır, ortamdan kaçar! Deneyi yap beni anlarsın.. Bir ortama gelir, surat bir karış, enerji eksi on… Neşe varsa söndürür, gülüş varsa “neye gülüyorsun?” diye sorgular. Ve sonra “Neden kimse beni arayıp sormuyor? diye sitem eder… Sen gelince insanlar çil yavrusu gibi dağılıyorsa, belki de bir damla pozitiflik eksiktir sende? Şaka bir yana…😄 Huysuzluk bulaşıcıdır ama iyilik de öyle. Kendine biraz mizah, biraz da empati katmayı dene. Çünkü hayat kısa, insan ömrü sınırlı… Ve evet, bu gidişle yalnız ölebilirsin! Ama hala şansın var: Bugün birine içten bir selam ver, bir tebessüm bırak.. Sonra; Kendini kutla: Fark ettin, gülümseyebildin, değişmeye niyet ettin. Bu bile büyük adım. Yoksa... öylece huysuz huysuz gitmek de bir tercih tabii! Kendine bugünden bir iyilik yap:
-İsmet Özel'in Amentüsüne meyan kökü basarak- Bazı insan Ceviz adamdır derdi babam Bu sözün ne denli küfür olduğunu hala bilmiyorum Ama bir bahar akşamı Kalbimden kesince duvağı Dilimi kemiğinden daha gür bir küfür kavradı Aktı gitti bir incinmişlikten Akıp gitti ademden serüven Şarap görmemiş bir mahzen Aşk diye kendinden geçmişliği sürdü tenime Ateşlenmiş bir alnın annesi değildi elleri Bir bahar akşamı çok sancılı inanmak düştü göğsümden… Fırat’ın insan yuttuğu çağda Emeklemeyi dünya bilirdi babam Ağaçlarından derman açardı kayısı Gölgesinde biriken hayal kuşları Daha ileriye gitmek için umuda gerek yok Ev üstüne ev yapmak bir matematik hesabı O yaşlarda babam Tepeden tırnağa bir terk edilmişlik isyanı Kimseye kızamıyor insan Dönüp de hiçbir mevsime küsemiyor Kirlendikçe ezberlenen bir astardı benim yüzüm Sahifelerce susmuşluğun Göz göze gelmemişliğin satır arasıydı İlyas Salman’lı filmlerde babamın anılması
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Siz kafanızda kendi cenazenizi izlediniz mi?
Bunun cevabını demin öğrendim. İnsan ölüme yaklaştığında ya da ölüm anında ona iyi gelecek birini görüyormuş. Tabi bedenlenmişler dışında. Ölüm dediğimiz ruhun evrimleşme anı, başka bir boyuta yükselişi. Nasıl doğarken bizi karşılayanlar oluyorsa bu ölürken de öyleymiş yani. Biz daha çok hayata alışmayı öğreniyoruz ama ölüme de bir hazırlık süreci lazım gelmiyor mu? Ben nedense her zaman yaşamdan ziyade ölümün daha ilgi çekici ve daha çok enteresan olduğunu düşündüm. Çünkü yaşamı deneyimledik (doğumumuzu çok hatırlamasak da büyüdük) bir sonraki seviyede ölüm var ve doğum anımız gibi değil. Buna şahit olacağız. Ve herkesin doğum olayı aynıyken ölümlerin çok çeşitli olması merakımı körükleyen bir durum. Sonra herkes 9 aydan sonra bebek olarak doğuyor ama ölümün süresi için kesin bir şey yok. Nereden geldiğimizi bilmeden nereye gideceğimizi merak etmek de tuhaf. Neyse, kimsenin gerçekten yalnız ölmediğini bilmek beni mutlu etti: Tek kalan yaşlılar ya da ailesi olmayan çocuklar vs. beni üzerdi. Çünkü bu anlar da en az doğum anı gibi kutsal ve huzur içinde geçmeli. Ben Ballı'nın gitmesine izin vermeseydim, kalışı için çabalasaydım daha çok acı çekecekti. Ani bir ölümde insanın Allaha olan güvenini, sevgisini ve merhametini hatırlaması lazım, ne kadar erken o kadar iyi. Onunla olan bağ, insanlarla kurduğum bağdan daha sağlam ve daha değerli. Sevdiğim kişiler giderken onun gitmesini hem de böyle bir anda gitmesini istemedim. Gitmek, kimsenin elinde değil. Ölüm vakti gelmiş birini tutmak ya da bunu o kişiye yük olarak koymak kimsenin haddi değil. O kişiyi seviyorsanız gidişini hafifletmeye, gidişinde destek olmaya çalışın. Onunla son anları sevgi, saygı, merhamet ve güzellikle geçirin. Çünkü insanlar öldükten birkaç gün sonra bile bedenine söylenenleri duyabiliyormuş. Bizim
Hayata Dair

Asra Zifir

@Kara_Orumcek_Zambagi
·
Rahmetime kavuşurken benim yanımda biri olur mu sence?
Ölüme kötü anlamlar yüklemişiz ama ya yaşamak ölümse, ölüm yaşamaksa? Ballıyı kaybettim ya, o ana bakınca her şey bir anda oldu. Elimle kalbini kontrol ederken atmıyordu ama o kıpırdıyordu o yüzden anlamayıp tekrar elimi kalbine koyup gözlerine bakarken öldüğünü anlamıştım. Kendim için ve acı çekerek öldüğü için çok üzüldüm ama o acıyı geride bıraktı. Burayı, yaşam alışkanlıklarını vs. Bazen o yokmuş da ben hayal görmüşüm gibi hissediyorum sonra telefonumun kilit tuşuna basıp "Hayır, o vardı, işte kanıtı." diyorum. Özlüyorum. Bugün hava öğleden sonra bozdu, hem dolu hem de yağmur yağdı. Dışarı çıkıp ona bakmadım ya da soğuk havaya dayanması için normalden fazla yemek ya da öğün koymadım, "Şu an ne durumda?" endişesine kapılmadım. Ama içim varlığını arıyor. Ve bulamayınca burkuluyor. Hayatımdaki neşe, huzur, tatlılık vs. o kadar eksildi ki tam gülemiyorum. Normalde uyanınca sinirli ve somurtkan olan ben, lavabodan sonra balkona sevinçle gider onu görüp "Günaydınnn, nasılsınnn bugün?" ya da "Woo, Ballı Hanım yine ne işler peşindesiniz pek uslu duruyorsunuz?" vs. derdim. Onu dışarıda göremezsem yüzüm asık geçerdim. Ve bir ara annem "Bu kediyi bizden daha çok seviyorsunuz, bize sürekli asık yüzünü gösterip günaydınn bile demiyorsun. Sadece ona günaydın diyorsun." demişti ve farkında olmadığım için şaşırmıştım. "Bunu ben değil kendi başarmış bence gidip ona sor, ondan öğren." gibi bir şeyler demiştim. Beni pek üzmemiş, kırmamış, yaralamamış, beni bırakmamış vs. niye görünce mutlu olmayayım ki? O yeşil gözler ve masum yüz bana çok güzel bakıyor, çok sevilesi duruyorken ben niye durayım? Hayvanın fıtratı belli, onu olduğu gibi kabul etmişim ama insanlar öyle değil. Neyse. Benim için çok değerli ve bazı insanlardan çok sevdiğim doğrudur. Bunu kendim de söylüyorum: "İnsanları
Hayata Dair
Siz kafanızda kendi cenazenizi tasarladınız mı?
Bunun cevabını demin öğrendim. İnsan ölüme yaklaştığında ya da ölüm anında ona iyi gelecek birini görüyormuş. Tabi bedenlenmişler dışında. Ölüm dediğimiz ruhun evrimleşme anı, başka bir boyuta yükselişi. Nasıl doğarken bizi karşılayanlar oluyorsa bu ölürken de öyleymiş yani. Biz daha çok hayata alışmayı öğreniyoruz ama ölüme de bir hazırlık süreci lazım gelmiyor mu? Ben nedense her zaman yaşamdan ziyade ölümün daha ilgi çekici ve daha çok enteresan olduğunu düşündüm. Çünkü yaşamı deneyimledik (doğumumuzu çok hatırlamasak da büyüdük) bir sonraki seviyede ölüm var ve doğum anımız gibi değil. Buna şahit olacağız. Ve herkesin doğum olayı aynıyken ölümlerin çok çeşitli olması merakımı körükleyen bir durum. Sonra herkes 9 aydan sonra bebek olarak doğuyor ama ölümün süresi için kesin bir şey yok. Nereden geldiğimizi bilmeden nereye gideceğimizi merak etmek de tuhaf. Neyse, kimsenin gerçekten yalnız ölmediğini bilmek beni mutlu etti: Tek kalan yaşlılar ya da ailesi olmayan çocuklar vs. beni üzerdi. Çünkü bu anlar da en az doğum anı gibi kutsal ve huzur içinde geçmeli. Ben Ballı'nın gitmesine izin vermeseydim, kalışı için çabalasaydım daha çok acı çekecekti. Ani bir ölümde insanın Allaha olan güvenini, sevgisini ve merhametini hatırlaması lazım, ne kadar erken o kadar iyi. Onunla olan bağ, insanlarla kurduğum bağdan daha sağlam ve daha değerli. Sevdiğim kişiler giderken onun gitmesini hem de böyle bir anda gitmesini istemedim. Gitmek, kimsenin elinde değil. Ölüm vakti gelmiş birini tutmak ya da bunu o kişiye yük olarak koymak kimsenin haddi değil. O kişiyi seviyorsanız gidişini hafifletmeye, gidişinde destek olmaya çalışın. Onunla son anları sevgi, saygı, merhamet ve güzellikle geçirin. Çünkü insanlar öldükten birkaç gün sonra bile bedenine söylenenleri duyabiliyormuş. Bizim
Hayata Dair

Asra Zifir

@Kara_Orumcek_Zambagi
·
Rahmetime kavuşurken benim yanımda biri olur mu sence?
Ölüme kötü anlamlar yüklemişiz ama ya yaşamak ölümse, ölüm yaşamaksa? Ballıyı kaybettim ya, o ana bakınca her şey bir anda oldu. Elimle kalbini kontrol ederken atmıyordu ama o kıpırdıyordu o yüzden anlamayıp tekrar elimi kalbine koyup gözlerine bakarken öldüğünü anlamıştım. Kendim için ve acı çekerek öldüğü için çok üzüldüm ama o acıyı geride bıraktı. Burayı, yaşam alışkanlıklarını vs. Bazen o yokmuş da ben hayal görmüşüm gibi hissediyorum sonra telefonumun kilit tuşuna basıp "Hayır, o vardı, işte kanıtı." diyorum. Özlüyorum. Bugün hava öğleden sonra bozdu, hem dolu hem de yağmur yağdı. Dışarı çıkıp ona bakmadım ya da soğuk havaya dayanması için normalden fazla yemek ya da öğün koymadım, "Şu an ne durumda?" endişesine kapılmadım. Ama içim varlığını arıyor. Ve bulamayınca burkuluyor. Hayatımdaki neşe, huzur, tatlılık vs. o kadar eksildi ki tam gülemiyorum. Normalde uyanınca sinirli ve somurtkan olan ben, lavabodan sonra balkona sevinçle gider onu görüp "Günaydınnn, nasılsınnn bugün?" ya da "Woo, Ballı Hanım yine ne işler peşindesiniz pek uslu duruyorsunuz?" vs. derdim. Onu dışarıda göremezsem yüzüm asık geçerdim. Ve bir ara annem "Bu kediyi bizden daha çok seviyorsunuz, bize sürekli asık yüzünü gösterip günaydınn bile demiyorsun. Sadece ona günaydın diyorsun." demişti ve farkında olmadığım için şaşırmıştım. "Bunu ben değil kendi başarmış bence gidip ona sor, ondan öğren." gibi bir şeyler demiştim. Beni pek üzmemiş, kırmamış, yaralamamış, beni bırakmamış vs. niye görünce mutlu olmayayım ki? O yeşil gözler ve masum yüz bana çok güzel bakıyor, çok sevilesi duruyorken ben niye durayım? Hayvanın fıtratı belli, onu olduğu gibi kabul etmişim ama insanlar öyle değil. Neyse. Benim için çok değerli ve bazı insanlardan çok sevdiğim doğrudur. Bunu kendim de söylüyorum: "İnsanları
Hayata Dair
İbrahim Orhun Kaplan'a Mektup
Sevgili İbrahim, Celal Kuru, Yahya’ya yazdığı mektupta şöyle diyor:“Yazmakla konuşmayı ayıran en bariz şey; tanıdıklarına konuşur, yabancılara yazarsın.” Sana mektup yazıyor olmam, kendini yabancı olarak hissettirmesin lütfen. Ben aslında mektup yazmayı beceremem. Hatırladığım kadarıyla en son mektubumu, on iki yıl önce askerde, bölük komutanının “Herkes bugün istediği birine mektup yazacak” emri üzerine yazmıştım. Kimseyi kendime uzak görmediğim için olsa gerek bir daha böyle bir girişimde bulunmadım. İnsan tanıdıklarına konuşur dedim ama seninle geçirdiğimiz zamanların çoğunda konuşmayı pek de tercih etmediğimizi, genelde bu zamanların sükut içre geçtiğini hatırladım. Bu sükutun, “Susmanın faziletini bildikleri için konuşmuyorlar” kaidesinden mülhem olduğu iddiasında da değilim. İnsan kendiyle konuşmaktan, başkasıyla konuşmaya fırsat bulamaz bazen. Aklıma, geçtiğimiz Aralık ayında, vefatının üzerinden on sekiz yıl geçen babam geliyor. Susmak veya çok konuşmamak irsî olabilir mi diye düşünüyorum. O da çok konuşmazdı. Hâlbuki öğretmendi. Okulda saatlerce konuşur, ders anlatırdı. Anlamayan öğrencilere tekrar tekrar anlatırdı. Ama babamla birlikte vakit geçirdiğimiz zamanları düşündüğümde mesela beraber ava gittiğimiz zamanlarda da çok konuştuğuna şahit olmadım. İbrahim, avcılığı aslında sevmediğimi bilirsin. Benimki, sadece silah kullanmak hevesi ve iz sürme merakı idi. Zaten bir süre sonra babam artık ava götürmemeye başlamıştı beni. Bu, evin tek erkek çocuğu olmamdan dolayıydı. Şayet babama bir şey olursa anneme ve kız kardeşlerime ben bakacaktım. Babam ava ulaşmak için avların izini sürerdi. Ben ise avı umursamadan babamın karda bıraktığı izleri takip ederdim. Böyle yaparak hem eğlenir hem de güvende olduğumu düşünürdüm. İnsan güvenliğinden emin olmadığı yollarda
Az evvel buradan geçerken dedim ki Dün değişen manzaralara değinmişken bugün yine eskiyi yâd edelim. Birkaç gündür gideceğim güzergah hasebiyle, önceki okulumun yolumdan gidiyorum. Ve yine bir hatıra düşüyor zihnime... Belki de gönlüme, kalemime, kim bilir... Bu yolun sonu E5 Karayolu,arkası Beylikdüzü, ötesi liman ve Marmara Denizi Belki bu kadar detaya gerek yok bilemiyorum ama değinmek istedim. Esasen şöyle bi bakınca denizin varlığı pek de anlaşılmıyor, şehrin kaosu bi yana ufukta görülen mavi bi siluet var o da zaten gökyüzüyle birleşerek bütünleşiyor. Bilmeyen, orada deniz olduğunu tahmin edemez. Ama bilen için ümit oluyor, umut oluyor, Yolun sonunda o maviliğin de var olduğunu bilmek huzur veriyor. Yakın değil, gitmek istesem belki iki vesait değiştirmem gerekecek ama o uzaklık hiçbir şeyi değiştirmiyor. Ben orada deniz olduğunu biliyorum ve bu benim için kâfi. Bakmak ve görmek arasındaki sırrın mânâsı da sanırım burada zuhur ediyor Ve o sırrın bir sırrı da bilmek oluyor. Elbette burada, bilmenin enaniyetten uzak olması, benlikten sıyrılmış olması En azından öyle olması için bi niyet üzere olmak gerekiyor. Rabbim hayr üzere bilmekler Hak üzere olmaklar nasip etsin. Âmin âmin Ecmâin