“Ama hayat böyleydi işte; kendi koşulları, buyrukları vardı. Bize fikrimizi pek sormaz, bildiğini okurdu. Eski halimin kalın kafasına sokması gereken şuydu: Bu zombiler sofrasında hiçbir şey istediğimiz gibi olmazdı. Daha da trajiği, zaten zamanla istediğimiz bir şey de kalmazdı. Eğer tutunacak sağlam bir dalımız yoksa, dünya, bizi kırpan, güden, yola getiren; ümitsiz, isteksiz, sefil meczuplara dönüştüren, heves kırıcı bir yerdi. Hayat öldürürdü. Zaten yaşamanın nihai amacı da ölmek değil miydi?”
“Daha ziyade, Adler’in erekbilimi bize şöyle der: ‘Hayatınızda şu noktaya kadar her ne olmuş olursa olsun, bunların şu andan itibaren nasıl yaşayacağınızı yönlendirmemesi gerekir.’ Burada ve şu anda yaşayan sen, kendi hayatını belirleyen kişisin.”
“ ‘Eğer aşık olup olmadığınız konusunda içinizde bir şüphe varsa tek bir şeyden emin olabilirsiniz; Aşık değilsiniz.’ demişti adam. ‘Çünkü aşk sorgulatmaz. Sadece çarpar. Öyle bir çarpar ki seni yere serer. Sen de yere serilmişken sana çarpan şeye değil de o an hissettiğin mutluluğa odaklanırsın. Uzandığın yerden tependeki gökyüzüne anlamsız bir gülümseme ile bakarsın. Bir anda beyninin içinde çok güzel bir şarkı çalmaya başlar. İşte o an anlarsın ki hayatının en büyük eksikliği bu şarkıymış.’ “
“Ölenin ardından onun kişisel eşyalarının kaderini tayin edecek yegâne kişi olmak, onun yaşamındaki noksanlığıyla baş etmek maratonunda koşması en zor kilometreymiş.”