En Uzak Sahil, hikâyeye Ged’in baş büyücü olduğu noktadan başlıyor; fakat aradaki olaylara hemen hemen hiç değinmemesi, sizi birdenbire bir dünyanın içine atılmış gibi hissettiriyor. Karakterin geçmişi ve gelişimi neredeyse görünmez hâle geliyor ve bu da hikayeyle duygusal bağ kurmayı oldukça zorlaştırıyor.
Karakterlerle de bağ kurmak çok zor. En basitinden büyücü okulundaki ustaların isimlerini öğreniyoruz, ama onların karakterleri öylesine yüzeysel ki, onlarla empati kurmak bile neredeyse imkânsız. (Hogwarts’ın büyülü havası yok maalesef) Karakterler ve okuyucu arasında bir köprü kurulamadığı için, bir süre sonra hikâyenin içinde kaybolmak yerine sayfaları geçmek için kendinizi zorlamak zorunda kalıyorsunuz.
Hikâyenin büyük bir kısmı yollar üzerinde geçiyor; uzun betimlemelerle süslenmiş bu sahneler tempoyu düşürdüğü için sıkıcı hâle geliyor. Ben de zaman zaman kitabı bırakmayı düşündüm; ilerlemeye devam etmek için adeta kendimi motive etmek zorunda kaldım.
Ama tüm bu zorlukların ardından gelen son, beklemeye değerdi. Ged’in yolculuğu ve yaşadığı deneyimler anlamlı bir şekilde son buluyor; final, kitabın genel deneyimini bir nebze olsun ödüllendiriyor ve okuduğunuza pişman olmamanızı sağlıyor.
Özetle, En Uzak Sahil güçlü bir fikir ve ilginç bir evren sunuyor, fakat karakter derinliği ve hikaye bütünlüğü açısından eksik kalıyor. Eğer bir hikâyeye kaptırılmak, karakterlerle bağ kurmak ve büyülü bir atmosferin tadını çıkarmak istiyorsanız, beklentinizi tam olarak karşılamayabilir. Yine de kitabın sonu, yaşanan tüm inişlere rağmen bir nebze olsun iç ferahlığı ve tatmin sundu.